29 Eylül 2017 Cuma

MÜREKKEP KOKUNU İÇİME ÇEKTİM - 1. BÖLÜM

Bildiğiniz gibi blog'umda zaman zaman hikaye serileri başlatıp bitiriyordum... Ters Düz çıktığından beri böyle bir seri yapmamıştım... Şimdi tekrar başladım... Kitabı çıktıktan sonra wattpad'e giren ilk kişi ben olabilirim. Çok heyecanlıyım... Beni yalnız bırakmayın!
Yaklaşık 6000 kelimelik mürekkep kokulu bir ilk bölüm… Ve artık sizindir!

Bölüm şarkısı: Feist - My Moon My Man
Pencerenin yanındaki yazı masasına oturmuştu, ıssız ve çıplaktı. Sanki asırlardır süregelen bir karanlığa gömülmüş olan ruhunun tek düşmanı, ısırılmayı bekleyen parlak bir elmayı andıran ayın yaydığı ışıktı. Şimdi o ay, boynunda ve kollarında bulunan dövmelerin üstünde ışıldıyordu. Daktilo tuşları şeklinde küçük desenlerdi bunlar ve o desenlerin içinde, adının baş harfleri kazılıydı. Olur da aynada gözüne ilişirlerse, işi gücü bırakıp saatlerce onu düşünmeye başlıyordu. Aslında hiçbir zaman aklından çıkmadığını o da biliyordu, unuttuğunu sandığında bile bilinçaltında hep onu yaşatıyordu. Askılıkta duran, I am not perfect but I am limited edition yazılı tişörte baktı. Bir zamanlar çok değer verdiği bir kız almıştı ona, “Yazar olacaksan, bunun gibi bir şeyler giymelisin” diyerek. Güzel günleri çağrıştıran bir anı olarak duruyordu şimdi odasında, her baktığında acı veren. Tekrar hissetti o acıyı. İlk günkü kadar derinden olmasa da, hala acı çekiyordu. Acı, özlem, öfke; hepsi birbirine karışmıştı sanki. Onu çok özlüyordu. Yaptığı tek bir hata, kendi ömrünün de geri kalanına mal olmuştu ve şimdi ne yaparsa yapsın, o gölgenin karanlığında yaşamaktan kurtulamıyordu. Parmaklarının ucundaki sigaradan derin bir nefes çekti, sonra dumanı havaya üfledi; o duman bulutunun içinde yok olup gitseydi keşke. Ölmeyi kaç kez istemişti, yapamamıştı ama. Hala, bırakıp gidemeyeceği değerli bir şey vardı. Tek bir şey. Masaya eğildi ve parmaklarını önündeki daktilonun üstüne koydu. Saman kağıtlara mürekkeple yazdığı cümleler çağırmıştı onu, nasıl kayıtsız kalabilirdi ki? Bu tip an’lar onunla buluşma an’larıydı. Hiç ayrılmamışlar gibi. Hiçbir şey onları ayırmaya yetmezmiş gibi. Hala birliktelermiş gibi. Hala. Birlikte.
-----------********------------ 
KENDİNİ, BİR ÇAY fincanına batırılan ve çıkarmaya zamanında yetişilemediği için fazla ıslanmaktan mütevellit çayın içine düşüp onlarca parçaya ayrılan bir bisküvi, kurabiye gibi hissediyordu. Gecenin beşinde uyanmış, çıplak ayaklarını yataktan aşağı sarkıtarak bunu düşünmüştü. Son zamanlarda hayatında HİÇBİR ŞEY yolunda gitmemişti ve bu olumsuzluklar daha ne kadar sürüp gidecekti, merak ediyordu. Ailesinde sorunlar vardı, anne-babası en sonunda boşanmıştı ama bu, aralarındaki savaşı bitirmek şöyle dursun, daha yeni başlatmış gibiydi. Yıllardır her şeyini paylaştığı kız arkadaşı ondan uzaklaşmıştı, üstelik ortada bunun için elle tutulur hiçbir sebep yoktu. Ve tüm tehlikelerine rağmen, üniversitedeki danışman öğretmeniyle çıkıyordu, ama ilişkilerinde bir gelecek olup olmadığı bile belli değildi. Ayrıca şu son zamanlarda olup bitenler tabii ki ders notlarına da yansımıştı, okul hayatının pek de parlak bir döneminden geçtiği söylenemezdi. Kısacası Irmak’ın hayatı yokuş aşağı giden bir kamyonet gibiydi. O kamyonetin içindeydi, şoför bir nedenden ötürü camdan aşağı atlamış ve onu kamyonetin arka koltuğunda bir başına bırakmış gibiydi. Ve işin kötüsü, o araba sürmeyi bilmiyordu! Er ya da geç bir yerlere çok fena çarpacaktı, gidişat bunu gösteriyordu. Tabii bunları düşünürken, bir tesadüf eseri hayatına girecek olan gizemli yazardan haberi bile yoktu.
Yaz geride kalmıştı. Ne olursa olsun yaz, içinde umuda ve güzelliğe dair bir şeyler taşıyordu ama sonbahar yalnızca kışın habercisiydi. Irmak gökyüzünde toplanan siyah, simsiyah bulutlara baktı ve çok geçmeden burnuna düşüveren bir yağmur damlasıyla serseme döndü. Şemsiyesini açması için çok çabuk davranması gerekiyordu: Neyse ki başarılı oldu ve aniden döken sağanakta ıslanmaktan son anda kurtuldu. O gün için yağmur beklendiğini hava durumunda dinlemiş, evden çıkarken çantasına küçük bir şemsiye atmayı ihmal etmemişti. Şimdi o büyük, kalabalık, gri şehrin sokaklarındaki parklardan birinde –aslında parktan çok, etrafına iki üç bankın dizildiği bir çocuk bahçesiydi burası ama o gün yağmurdan dolayı oldukça tenhaydı– şemsiyesiyle birlikte bir ağacın altına sığınmış, Aslı’yı bekliyordu. Aslı onun en yakın arkadaşıydı. Bir zamanlar. Şimdilerde pek iyi anlaşabildikleri söylenemezdi. Ama arayıp buluşmak istediğini söyleyen oydu. Aslı da bu seferkinin geçiştirilemeyecek kadar ciddi bir konu olduğunu anlamış olmalıydı.
Aslı tam sözleştikleri saatte geldi. Onun parkın karşısından geldiğini gören Irmak derin bir nefes aldı, omuzlarını dikleştirdi. Aslı o gün de yine makyajlıydı, belki fazla özenmemişti ama, dudaklarındaki ve yanaklarındaki, sanki geçip giden yazı biraz daha uzatmak istercesine sürülmüş gibi duran portakal turuncumsu renkler gözden kaçacak gibi değildi. Irmak evden çıkmadan önce, en azından ruj sürdüğü için dua etti.
Aslında birbirlerine ne kadar da zıttılar, birbirlerinden ne kadar da farklı. Irmak onun kumral saçlarına baktı. Aslı’nın aksine o, tamamen siyah saçlıydı ve saçının rengiyle hiç oynamazdı. Aslı daha açık tenliydi ama ondan biraz daha kısaydı. Irmak uzun saçları, uzun boyu ve düzgün fiziğiyle her ortamda dikkat çekecek bir kızdı. İkisi de çok güzel kızlardı ama Aslı makyaj yapmayı ondan daha fazla severdi. Irmak’sa makyajsız daha doğal göründüğünü düşündüğü için makyajda hiçbir zaman abartıya kaçmazdı. Ama aralarında yalnızca fiziki değil, içsel bir zıtlık da vardı. İlgi alanları, hayata bakış açıları çok farklıydı. Irmak şimdi düşünüyordu da, aslında tek ortak yanları kitap okumaya olan düşkünlükleri denebilirdi. Yine de bunca zaman oldukça iyi bir arkadaşlık ilişkisi sürdürmeyi başarmışlardı.
"Ne kadar berbat bir hava," dedi Aslı. Aniden döken yağmurda sırılsıklam ıslanmış, omzundan astığı el çantasına sıkı sıkı yapışmıştı. İçinde bir kitap görür gibi oldu Irmak.
"Şemsiyenin altına gelsene," dedi.
"Böyle iyi."
Aslı ağacın altına girmekle yetindi. Belli ki mesafeli durmakta kararlıydı ama Irmak onun bunu sırf geri adım atmamak için yaptığını biliyordu.
"Ee, Cem nasıl?" dedi Aslı, söz açmış olmak için. "Her şey nasıl gidiyor? Doğum günü hediyeni sevmiş mi?"
"Gelmediğin doğum gününü mü diyorsun?" dedi Irmak.
"Biliyorsun ki işlerim vardı."
"Ah tabii. O sırada Uzay’ı sırtından bıçaklamakla meşguldün."
Aslı'nın yüzünde bir soru işareti belirdi.

"Dün akşam Uzay’la konuştum," diye devam etti Irmak. "Geçen haftadan beri ortalıkta yaşayan bir ölü gibi dolaşan erkek kardeşimle."
"Ne hakkında?"
"Bana her şeyi anlattı."
"Nasıl her şeyi?" diye sordu Aslı. Rengi daha şimdiden solmuş gibiydi.
"Olanlar. Yani onu terk etmenin sebebi, başka bir çocukla beraber olmanmış. Bu doğru mu?"
Aslı bir süre sessiz kalıp ne diyeceğini düşündü. Sonra, "Uzay’la sorunlarımız vardı," dedi.
“Yani başkası vardı… Bu doğru?”
“Irmak, biz onunla hiçbir konuda anlaşamıyorduk. Evet… O dönem hayatıma başka biri girmişti.” Susup uzaklara baktı, aklı başka bir yere kaymış gibiydi.
“Bunu bu kadar basit bir şeymişçesine anlatmana tahammül edemiyorum!” dedi Irmak. Sesini yükseltmişti, yüzü kıpkırmızıydı. Neyse ki parkta onlardan başka kimse yoktu, yağmur başlayınca herkes bir anda dağılmıştı. “Ayrıca çok eski bir şeymiş gibi konuşmayı da kes! Ne olduysa geçen hafta oldu! Tam da üniversite sınavlarına hazırlandığı dönemde onu terk ediyorsun, üstelik bunu olabilecek en kötü şekilde yapıyorsun; başka biri için! Bunun onun canını ne kadar acıtabileceğini hiç mi düşünemezsin?”
“Kardeşin çok tatlı bir çocuk,” diyen Aslı sakinliğini koruyordu. Belli ki Irmak’a –bir nebze de olsa– hak veriyordu ve haksız olacağı bir tartışmaya girmek istemiyordu. “Ama ona karşı artık hiçbir şey hissetmiyorum.”
“Aslı, bak bunu anlarım. Ama onu tam sınava hazırlandığı senede, bir başkası için terk edemezsin. Hem de tam bizimkilerin boşanmasının üstüne. Bu onu tamamen alt üst edecek. Şimdi hep seni düşünecek.”
“N’apabilirim Irmak? Zorla onun yanında olmamı mı sağlayacaksın? Ona test çözdürüp başında durmayacağım tamam mı? Ben bebek bakıcısı değilim, artık gerçek bir aşk istiyorum.”
“Ha şimdi öyle oldu demek,” dedi Irmak şaşkınlıkla. “Hani yaş farkı önemli değildi? Hem aranızda alt tarafı üç yaş var! Günlerce bizim eve geldin, annemleri ikna etmek için ne taklalar attın… Şimdi bebek bakıcısı oldun öyle mi?”
“Evet, öyle!” dedi Aslı dayanamayıp.
“Ne var biliyor musun?” dedi Irmak sabırsızca. “Uzay’la ayrılman umurumda bile değil. Ben bize ne olacağını merak ediyorum. İkimize.”
Aslı bunun cevabını bilmiyormuş ya da artık pek önemsemiyormuş gibi omuz silkti.
“Senin bu gelgitli hallerinden çok sıkıldım, yalanlarından bıktım Aslı!” Bunları söylemek Irmak’a da acı veriyor gibiydi ama söylemek zorundaydı. “Etrafındaki herkese, her şeye söylediğin yalanlardan. Artık sana güvenebilecek miyim, bilmiyorum.”
“Beni bu havada buraya bu suçlamalar için mi çağırdın?”
“Neden kendini savunmuyorsun? Benim arkadaşım olan Aslı böyle bir kız değildi. Ben… Ben kendimi hiç olmadığım kadar yalnız ve çaresiz hissediyorum.”
“Böyle hissettiğin için üzgünüm.”
“Tek diyeceğin bu mu?”
“Evet.”
“Sende bir haller var Aslı.”
“Hayır yok.”
Irmak bir süre düşündü. “Bana bak, eğer Uzay’ı bırakıp gittiğin çocuk tanıdığım biriyse seni öldürürüm!”
“Ya hayır! Delirdin mi?”
“O zaman ne? Aramıza giren ne? Seninle benim arama…”
“Irmak, sen de biliyorsun ki bazı şeyler zamanla değişir. Seninle ben başta böyle değildik ki. Sonra… çok şey oldu. Uzay’la çıkmaya başladım, evinize, ailenize girdim ve şimdi Uzay’la biz ayrıldık. Bu belki de bizim, yani seninle benim için son durak. Kardeşinle benim aramda bir taraf olmana gerek yok, sen tabii ki onun yanında olacaksın. Bugün buraya geldim, çünkü bunları sana mesajla söylemek istemedim, seni üzmek asla istemiyorum. Seni… seni artık görmek istemiyorum, tamam mı? Yani buna illa bir sebep aramana gerek yok. Sadece soğudum.”
Irmak şaşkınlıkla kaşlarını kaldırdı. Çok değil, birkaç hafta önce Aslı’nın ona bunları söyleyeceğini duysa asla inanmazdı. Ama hayal kırıklığını Aslı’ya belli edemezdi. Artık diyecek hiçbir şeyi yoktu. Gözleri belli belirsiz sulanmıştı. Zaman kazanmak için başını çevirip yere düşmüş sonbahar yapraklarına baktığında, kaplumbağalarını hatırladı. Acaba kaplumbağalar da bir an önce dostken bir an sonra birbirlerine böyle uzak, böyle düşman oluyor muydu? Sanmıyordu. Keşke bir kaplumbağa olsaydı. Düşündükleri tek şey o cam fanusun içinde hayatta kalmaktı. Onlardan nefret ediyordu.
Uzay’la Aslı’nın ayrılığının o ve Aslı’nın arkadaşlığının bitmesi için bir sebep olmadığını o da çok iyi biliyordu. Ama of… neden böyle olmuştu? Sanki yüzyıllardan beri Aslı vardı ve şimdi yılların ilişkisi neredeyse bitmiş gibiydi. Hem de Irmak sebebini bulamıyordu. Bir an için içi parçalandı, Aslı’ya sarılmak istedi, tıpkı eski günlerdeki gibi. Ama yapmadı. Aslı’nın ona karşılık vermeyeceğini, nihayetinde bunun hiçbir anlamı olmayacağını biliyordu. Bir süre sessizlik oldu, yağmur yağmaya devam ediyordu.
“Eğer sorgulaman bittiyse,” diyerek saatine baktı Aslı.
“Şimdi nereye gideceksin?” Irmak’ın gözü tekrar çantasındaki kitaba takıldı. Herhalde yeni bir roman almıştı. Belki de ayrılıkları anlatan bir aşk romanıydı, okuyup okuyup duracaktı şimdi.
“Kuaföre. Randevum vardı ve daha şimdiden çok geç kaldım.”
“İyi. Ben de okula gideceğim.”
Aslı, elini hafifçe havaya kaldırarak ona veda etti. Birkaç adım yürümüştü ki Irmak arkasından seslendi:
“Aslı!”
Aslı durup yarım hareketle döndü.
“Biliyor musun, söylenecek o kadar çok şey varken biz susmayı seçiyoruz,” dedi Irmak. “İşte her ne oluyorsa bu yüzden oluyor.”
Aslı ona baktı ve bir şey söylemeye hazırlanır göründü, ama sonra yoluna devam etti. Irmak onu sokaktaki insan selinin arasında gözden kaybolana kadar izledi.
Aralarındaki bu diyalogdan sonra moralinin iyice bozulması gerekiyordu belki, oysa kendini tuhaf bir şekilde durumu kabullenmiş ve rahatlamış hissediyordu. Her neyse, diye düşündü, yağmurun altında koşuşturan insan selinin arasında çoktan gözden kaybolan Aslı’nın gittiği ana caddeye doğru ilerlerken. Adım attığı her defa, yerdeki su birikintilerinden yansıyan yüzüne takıldı. Ne kadar da mutsuz görünüyordu. Sanki nasıl görünmeyi bekliyordu ki? Babası da annesi de artık ayrı evlerde yaşıyordu ve o da üç ay önce kendi kararıyla annesinin yanından taşınmıştı. Yalnızdı. Hayır, değildi. Akşam Cem’i görecekti. Bir tek Cem vardı artık. O da olmasa yapayalnız kalacaktı.
Birden, Aslı gibi kitap almak istedi, belki de içindeki şu kırık dökük ruh haline uygun bi kitap bulabilirdi. Okula gitmekten son anda vazgeçti, şu vaziyette ders dinleyecek hali hiç mi hiç yoktu. Ayrıca yaz yeni bitmiş olmasına rağmen içinde okula karşı herhangi bir özlem, istek veya enerji de yoktu. Seçtiği derslerin hepsini, seçmeyi planladığı güzel derslerde yer kalmadığı için mecburiyetten seçmişti (her dönem öyle oluyordu, istediği derslerin hiçbirini seçemiyordu). Cem aramış ve o gün okula gitmediğini, bütün gün evde olacağını söylemişti, ona daha erken gidebilirdi. O sırada döndüğü köşe başında kurulmuş seyyar bir sahaf tezgahının yanından geçerken gözüne bir kitap ilişti (EN üstte o duruyordu). Durup baktı: Adı Atlas Kitabı’ydı. Bugünlerde çoksatması beklenen bir kitap için durağan, sıkıcı, hatta hayli vasat bir kitap ismiydi. Ama kitabın böyle bir derdi yok gibiydi. Çünkü kapağında tasarım adına hiçbir şey, bir resim, bir desen, hatta bir çizgi bile yoktu. Boş kapak sarıydı, sanki kurumuş sonbahar yaprağı rengindeydi. Üstüne koyu maviyle Atlas Kitabı yazılmıştı. En azından kapağında size doğru agresif bakışlar fırlatan çıplak bir erkek fotoğrafı yoktu ki, bu da kitaba bir şans vermek için yeterliydi.
Fiyatını sordu, 3 lira olduğunu söyledi adam. Irmak şaşkınlıkla kaşlarını kaldırdı. İkinci, hatta üçüncü el falan olmalıydı! Ama kitabın adı ilgisini çekmişti. Yağmurdan biraz ıslanmış gibiydi, neyse ki çantasına sığabilirdi.
---***---
CEM, IRMAK'IN OKUDUĞU üniversitede öğretim asistanlığı yapıyordu. Evet, bu teknik açıdan uygunsuz bir ilişkiydi (sonuçta lisede olmasalar bile o öğrenci, diğeri de öğretmendi) ama aralarındaki yaş farkı sadece beşti. Yine de Irmak onu okuldaki arkadaşlarından da, ailesinden de saklıyordu. Bir tek Aslı biliyordu birlikteliklerini (bir de annesine söylemişti, neden söylemişti hatırlamıyordu bile). Şimdi arkadaşlıklarının bittiği de göz önüne alındığında, Irmak, Bu ilişkiyi keşke başında ona hiç söylememiş olsaydım, diye düşünüyordu. Aslı bu sırrı ona karşı kullanabilir miydi, sanmıyordu, ama yine de Aslı’ydı bu. Son zamanlarda ondan beklenmeyecek o kadar çok şey yapmıştı ve yapıyordu ki, belli olmazdı. Bir sonraki adımının ne olacağını kestirmek adeta imkansızdı.
Irmak onu yalnızca herkesi –istisnasız tüm kız öğrencileri– baştan çıkarmaya yetebilecek fiziki özellikleri sebebiyle değil; makale çalışmaları, caz koleksiyonu ve engin sinema kültürü sebebiyle de çok karizmatik buluyordu. Normalde pek çok farklı insanın yapacağı hobiyi ve zevki, tek bedende birleştirmiş gibiydi. Yaş farkları çok azdı aslında ama Cem öyle olgundu ki bir baba gibi sakin ve anlayışlıydı, çoğu zaman alttan alan, açıklayan ve yol gösteren hep o oluyordu. İşte: Siyah saçları, ona muhteşem bir hava katan ama çok da uzun olmayan sakalı ve bıyığı ve gülümsemesiyle onu kapıda bekliyordu. Buz mavisi, ince keten bir gömlek giymişti.
Sarılıp yanak yanağa öpüştüler.
“Ağzına karanfil mi attın?” dedi Cem.
“Ha?”
“Karanfil kokuyorsun.”
“Bilmem. Çantamda da yok.”
“Burun deliklerime kadar karanfil kokusu çektim içime,” diye tebessüm etti Cem. Irmak şaşkınlıkla gülümsedi.
Yarım saat sonra, internetten söyledikleri yemeklerini yemeyi bitirmişlerdi (bu bir Çin yemeğiydi, Irmak pek sevmiyordu ama o gün Cem’e ayak uydurmaya karar vermişti) ve salondaki kanepede yan yana oturuyorlardı. Irmak “Bugün Aslı’yla konuştum,” dedi.
“Beklenen konuşma sonunda gerçekleşti, ha?”
“Yani… Aramızda konuşacak pek de bir şey kalmamış gibi.”
Cem bir yorumda bulunmadı.
“Ben şimdi ikisinin arasında kalmış gibi oldum,” dedi Irmak. “Uzay ve Aslı’nın. Of bilmiyorum!”
Cem bir süre düşündükten sonra, “Şu çocuğun kim olduğunu biliyor musun?” diye sordu.
“Kimin?”
“Aslı’nın takıldığı çocuğun.”
Irmak hatırladı: Önceki gün Uzay’la konuştuktan sonra Cem’i aramış ve ona Aslı’nın Uzay’ı terk etme sebebinden bahsetmişti. “Ha… Bilmiyorum. Geçmiş zaman gibi konuştu. Oysa geçen haftadan bahsediyor!”
“Belki de okuldan biridir,” dedi Cem.
“Sordum ama hayır dedi,” diye konuşan Irmak, bezgin görünüyordu. “Eğer tanıdığım biriyse, yemin ediyorum o Aslı’yı mahvederim. Hayır benim sinir olduğum, Uzay’dan bir bebek diye bahsetmesi. Hanımefendi bebek bakıcısı değilmiş! Uzay’ın doğum tarihini yeni mi öğrendi? Alt tarafı üç yaş ya! Ama ben biliyorum, işin bahanesi bu… Uzay’dan sıkıldı ve ondan ayrılmak için bir gerekçe bulması gerekiyordu, böylece başka bir çocuk olduğu yalanını uydurdu.”
“Hmmm… Haklı olabilirsin,” dedi Cem, çenesini sıvazlayarak.
“Aman neyse ne! Şimdi ikisini de düşünmek istemiyorum. Ne saçma şey!”
“Ne?”
“Şu yaş farkı meselesi!”
Cem şaşkınlıkla güldü. “Daha demin o konuyu kapattığını söylemedin mi sen?”
“Tamam, haklısın ama… gerçekten sinir bozucu. Seninle benim aramda da beş yaş var, bu sorun edilecek bir şey mi? Magazin dünyasında araları yirmi yaş olan çiftler var.”
“Bekle,” dedi Cem ciddi bir ifadeyle. “Benden yirmi yaş küçük olsaydın, seninle çıkmazdım, tamam mı?”
Irmak bir an için şaşkınlıkla kalakaldı. Cem gülünce anladı. “Ama yo, haklısın,” dedi Irmak. “Tamam, her neyse, şu konuyu kapatalım gerçekten. Bak gelirken ne aldım.”
Cem, Irmak’ın çantasının derinliklerinden çıkardığı şeyi eline aldı. Üstüne ve altına dikkatle baktıktan sonra, “Bu bir roman mı?” dedi.
“Öyle. Ve en ilginci de, yazarının adı yok ama kitabın adına bakılırsa bir erkeğe ait olmalı.” Parmağıyla kapakta Atlas Kitabı yazan yeri işaret etti.
Cem onayladı. “Ama bunu niye aldın ki? Su içinde kalmış.”
“Evet, ama çok ucuzdu. Ve adı da ilgimi çekti. Küçücük bir tezgahta gördüm. Kim bilir ne kadar zamandır oradaydı.”
“Şu ergen hikayelerinden değildir umarım. Hiç baktın mı?”
“Hayır, buna vaktim olmadı,” dedi Irmak ve beraber bakabilecekleri şekilde ona doğru yaklaştı. “Doğruca otobüse binip buraya geldim, yağmur yağıyordu. Yanımda iri bir adam oturdu ve bacaklarını iki yana öyle bir açtı ki kitabı çantamdan çıkaramadım bile.”
Cem okuma gözlüğünü taktı. Oldukça pahalı bir gözlüktü ve ona büsbütün farklı bir hava katıyordu. Kitabın sayfalarını baştan sona hızla çevirdi. 90 sayfalık, ince bir kitaptı.
“Bakalım şu içinde kas, sigara ve çıplak kelimeleri geçen ergen öykülerinden biri mi? Adı ne? Aşıklar Lisesi? Aşık Sevgilim? Çok Yakışıklı Çocuk 1-2? Bunları kim okuyor anlayamıyorum.”
Cem’e hak veren Irmak, onun kütüphanesinde duran kitaplara şöyle bir göz attı. Hayli iddialı ve ciddi bir koleksiyonu vardı. Irmak, kütüphaneye yeni yerleştirildiği belli olan kitabı da gördü: Mert Ofluoğlu’nun Ters Düz’ünü. Ters Düz’ü Cem’e doğum gününde kendi hediye etmişti. Raflardaki bazı kitaplar arasında bir zamanlar Aslı’nın hediyesi olanlar da vardı. Aslında Irmak bir kitabı çoğu zaman Aslı’yla birlikte okurdu. Önce Aslı alırdı, Irmak’a verirdi. Ya da Irmak alır ve Aslı’ya verirdi. Sonra da o kitap Cem’in eline geçerdi ve Cem onları bir edebiyat eleştirmeni edasıyla eleştirir, bazen Aslı’yı, hatta itiraf etmek gerekirse Irmak’ı bile sıkan uzun nutuklar atardı. Irmak, Aslı’yla aralarındaki soğukluktan sonra kendi başına ilk kez bir kitap aldığını fark etti. Belki o gün Aslı’nın çantasında gördüğü kitap da Aslı’nın aldığı ilk kitaptı.
Atlas Kitabı onu sahiden de bir atlas ya da coğrafya kitabı sanmanıza neden olan özensiz adı ve kapağına rağmen, hayli gerçekçi bir romana benziyordu. Irmak’ın ve Cem’in, adının da Atlas olduğunu tahmin ettiği yazar sayfalar boyunca hayatının adeta bir cehennem olduğunu, yaşamaktan sıkıldığını, ölmek istediğini anlatıyordu. Kitap 1. tekil kişinin, yani Atlas’ın ağzından yazılmıştı, daha çok bir günlüğü ya da mektubu andırıyordu. Bu, bir kişinin ölümüne sebep olan Atlas’ın öyküsüydü. Böyle bakınca Atlas Kitabı başlığının coğrafi bir gönderme olmadığı netliğe kavuştu. Kitabın beşinci sayfasında, bu ölümün kız arkadaşının ölümü olduğu açığa çıkıyordu. Kız arkadaşının ölümüne sebep olduktan sonra (ama bunun nasıl bir ölüm olduğu asla belirtilmiyordu) hayatı cehenneme dönen Atlas’ın duygularını anlatan bir kitaptı bu. Atlas çok sevdiği sevgilisinin kaybının ardından bunalıma sürüklenmişti, çünkü onun ölümünden sürekli kendini sorumlu tutuyordu. Kitap buraya kadar bir aşk, acı ve yas romanı gibiydi ama otuzuncu sayfadan itibaren devreye giren “abi”yle birlikte kitabın atmosferi tamamen değişti. Atlas’ın kız arkadaşı gibi, onun adından da hiç söz edilmiyordu. Bu “abi”, Atlas’ın sevdiği kızın abisiydi ve Atlas’ı sürekli istemediği şeyleri yapmaya zorluyordu. Mesela bir fabrikada çalışıp gelen mallar için kuryelik yapmaya. Atlas yasadışı olduğunu bildiği halde bu işleri yapmaya mecburdu, çünkü bu “abi” onu “büyükanne”sini öldürmekle tehdit ediyordu (evet, ortada bir de Atlas’ın büyükannesi vardı ama anneannesi mi yoksa babaannesi miydi, bu, açıkça belirtilmemişti). Ayrıca zaman zaman Atlas’ın kendini bu “abi”nin söylediklerini yapmaya borçlu ya da zorunlu hissettiği de belli ediliyordu, çünkü Atlas onun kız kardeşinin ölümüne sebep olmuştu ve dahası, bunu yalnızca ikisi biliyordu.
Bazı sayfalarsa olabilecek en küçük puntoyla yazılmıştı ve Atlas, ruhunun ne kadar acı çektiğini, “abi”den nefret ettiğini ama “büyükannesi”nin tehlikeye düşmemesi için ona boyun eğmek zorunda kaldığını anlatıyordu. Sık sık da gittiği mezardan bahsediyordu. Sevgilisinin mezarının başına gidip ağlıyordu, ona çiçekler götürüyordu. Sonra o çiçeklerin solduğunu anlatıyordu, tıpkı ruhunun da yavaş yavaş solup gitmekte olduğu gibi.
Kitap bir yere bağlanmadan bitiyordu. Karakterler yalnızca Atlas, yaşamını yitiren kız, Atlas’ın dediklerini yapmaya mecbur olduğu şu kötü “abi” ve “büyükanne”ydi. Kitap zaten ince bir kitaptı ama çoğu sayfa günlüğü andıran paragraflardan oluştuğundan, 1 saat bile sürmeden bitirdiler.
“Bu ne böyle,” dedi Cem, kitabın son sayfasını da kapattıklarında, yüzünü buruşturarak. “Bunları okumaktansa ergen wattpad öykülerini tercih ederim.”
“Atlas’ın annesi, babası ya da kardeşi falan yok mu peki?” Irmak, kitaba mesafeli durup eleştirel yaklaşan Cem’in aksine, kendini hikayeye iyice kaptırmıştı. “Ailesinden hiç söz etmiyor. Sürekli kaybettiği sevgilisinden ve o abiden söz ediyor.” Düşünceli görünüyordu. Kitabı tekrar eline alıp, 68. sayfadaki paragrafı işaret etti.
Yalnızım. Çok yalnızım. Onsuz hayat boş ve anlamsız. Zaman ayları, haftaları, günleri, dakikaları, saniyeleri sayarak geçiyor. Tam beş ay üç gün otuz iki dakika oldu. Benim elimde kalan tek şey, onun öldüğü gerçeği. Orada bir prenses gibi yatıyor şimdi. Sık sık ziyaretine gidiyorum. Bir bilse, onu daha önce hiç bu kadar çok sevmedim.
Atlas’ın sözleri acı dolu, bir roman için rahatsız edecek derecede gerçekçiydi. Irmak paragrafın devamını gösterdi.
Acı çekiyorum. Ama abisi, bu acıyı çekmeme bile izin vermiyor. Ona karşı güçlüyüm, istersem onu alt edebileceğimi biliyorum ama… Beni sürekli büyükanneme kötülük yapmakla tehdit ediyor. İşte elimi kolumu bağlayan tek şey bu.
Irmak bunu düşündü. Atlas, “abi”den korkmuyordu ama babaannesine yapabileceklerinden korkuyordu. “Abi”… Bu çok garipti. Irmak, uzaktan, adeta kitabın sayfalarının arasından gelen bir ürpertinin sırtından aşağı doğru indiğini hissetti.
“Bu kitapta beni huzursuz eden bir şey var,” dedi. “Sanki kötü bir korku filmi izlemiş gibiyim. Hani sanki kabuslarıma girecekmiş gibi.”
“Eh, biraz aceleye getirilmiş gibi ama değişik bir kitap.”
Irmak sonunda yazarın sosyal medya hesaplarına bakmak istediğine karar verdi ama kendi yazdığı kitapta adı bile olmayan birinden bahsediyorlardı.
“Gerçekten tuhaf,” dedi Cem. “Yazarın adı yok… Hiçbir bilgisi yok… Yayınevi de şu kendi kitabını kendi bastırdığın butik yayınevlerinden birine benziyor. Belki de bunu pazarlama taktiği olarak yapmışlardır.”
“Onu merak ettim,” dedi Irmak.
“Kimi?”
“Yazarı. Nasıl biri? Onu bulmak istiyorum, bu kitabı kimin yazdığını bulmak istiyorum. Yoksa bu gece uyuyamam, biliyorsun.” Çok ciddiydi Irmak. Son zamanlarda zaten uyku sorunları yaşıyordu. Aslı, Uzay, anne-babası, hatta Cem’le olan ilişkisi derken, şimdi bir de gizemli yazar Atlas’ı kafaya takmaya hiç niyeti yoktu.
“Biliyorum. Bence gayet iyi bir satış taktiği bu. Gizemli yazar…” dedi Cem. Irmak’ın ona ters ters baktığını görünce, “Yayınevine e-posta atalım mı?” diyerek, laptop’unu kucağına aldı.
“İyi fikir. Ama dur,” dedi Irmak. “Kendi e-postamdan yazmam daha iyi olur. Yani cevap direkt bana gelsin.” Böylece telefonunu eline aldı ve yayınevine yazdı: “Merhaba. Adı Atlas Kitabı olan kitabınızı okudum ve yazara ulaşmak istiyorum. Acaba mailini bana vermeniz mümkün müdür? Teşekkürler, iyi günler.” Maili gönderdikten sonra bir an için öylece durdu, ama sonra elleriyle yüzünü kapattı.
“Irmak, iyi misin?” dedi Cem endişelenerek.
Ağlamaklı olan Irmak, “Sanırım hayatımda her şey o kadar berbat ki, unutmak için böyle küçük, önemsiz, saçma sapan şeylere sarıyorum,” dedi.
“Ah, gel buraya,” dedi Cem ve onu kollarının arasına çekti. Irmak onun kollarına sokulur sokulmaz ağlamaya başladı. Cem başını göğsüne yaslamış ağlayan genç kıza baktı. Irmak’ın ihtiyacı olan tek şey, sevgiydi ve o, onun hayatında bunu bilen tek kişiydi.
---***---
IRMAK ÖZEL BİR yurtta, tek kişilik bir odada kalıyordu. Odası yurdun en üst katındaydı, manzarası iyiydi; yani, şehrin gecekondu mahallerine ve daha arkadaki gökdelenlere bakan gri bir şehir manzarasıydı nihayetinde, ama önünde, perdeleri kapatmasına sebep olacak kadar yakın bir bina yoktu. Burayı ona üç yıl önce üniversiteye başladığında babası tutmuştu, aylık iki buçuk bin liraya yakındı. Irmak o zamanlar yurttaki odasını haftanın birkaç günü okulda dersleri geç saatte bittiğinde gelmek için kullanıyordu, ama annesinin evini terk ettiğinden beri, yani son üç aydır düzenli olarak yurtta yaşamaya başlamıştı. Yurdun can sıkıcı tek yanı banyo ve tuvaletlerin tek kişi kalan on iki kişinin de ortak alanında, ortak kullanımında olmasıydı. Tuvalete gittiğinde ya da duşa girdiğinde banyoya başka birinin daha girmesi ihtimalinden biraz rahatsız oluyordu, şimdi çoktan alışmıştı gerçi. Bir diğer sıkıntı da odalarda ya da katta mutfak olmamasıydı. Buzdolabı bile yoktu. Irmak açtığı bir süt ya da yoğurdu, o gün bitirmek zorunda kalıyordu. Öte yandan, orayı seviyordu. Yurdun yemekhanesinde çalışan ve odaya temizliğe gelen kadınlarla da samimi bir ilişkisi vardı, genelde pek sorun yaşamazdı (yani tabii ki, bazen o odada yokken temizliğe geldiklerinde laptopunun yerinin değiştiğini görmekten huzursuzdu ama bunu genelde onların yüzüne açığa vurmazdı). Her sabah yedi buçuk-sekiz gibi uyanan Irmak kaplumbağalarına yem verir, sukulentlerini ve kaktüslerini sular, laptop’unda bir dizi açıp gökdelen manzaralı koltuğunun önünde yoğurtlu müslisini yerdi. Bazı sabahlar Aslı da ona eşlik ederdi, tabii bu artık çok geride kalmıştı ve bir daha hiç tekrarlanmayacaktı. Bazı ritüellerin geride kalması ne yazıktı.
O gün de kahvaltıdan önce yarım saat WhatsApp mesajlarını kontrol etti. Kişisel birinden mesaj yoktu, gruplardan gelen mesajlardı, çoğunu okumadı bile. Aslı’ya baktı, çevrimiçi görünüyordu. Ona mesaj atmak istedi ama cevaplamayacağını biliyordu. Mesaj atan tek kişi Cem’di: Selam fıstık. Şu gizemli yazardan haber var mı? Seni seviyorum.
“Selam fıstık.” Irmak kendi kendine gülümsedi. Cem mesajlarda fazla romantik ve imalı olabiliyordu ama gerçek hayatta daha teknik ve realist biriydi. Cevap yazdı: Daha bakmadım. Şimdi kendime müsli hazırlayıp kahvaltımı yapıcam. Evden ayrıldığında, bunun beyaz peynir-zeytinli kahvaltı sofralarına veda etmek anlamına geldiğini biliyordu ama sorun değildi. Müsli yemeyi seviyordu.
Irmak okul olmayan boş bir gününde (yeni dönem dün başlamıştı) genelde Aslı’yla buluşurdu, ama artık o günler çok geçmişte kalmış görünüyordu. Bir an için Uzay’ın kafasını kırmak istedi, ne yapmıştı da Aslı başka bir çocuğa gönlünü kaptırmıştı? Ya da ne yapmamıştı? Sonra tüm bunları boş verdi. Cem’i aradı ve ona gelmek istediğini söyledi.
Cem’in evine gittiğinde Cem duştan yeni çıkmıştı, kapıyı bornozuyla açtı (neden böyle bir şey giydiğini Irmak asla bilmiyordu, onu en az on yaş daha yaşlı gösteriyordu). Onun okuldaki asistan halinden çok daha farklıydı karşısındaki bu Cem görüntüsü. Okulda, normal bir öğretmen gibi ve mesafeli davranıyordu ama sevgili konumunda ve evdelerken çok daha sürprizli ve çekiciydi. Hatta bazen fütursuz. Mesela kapıyı kapatır kapatmaz, Irmak’a attığı adeta şuh bir bakış eşliğinde beline sardığı havluyu çözer gibi yapması gibi. Sonra gülmüş ve “Hemen dönerim” deyip giyinmek üzere odasına gitmişti.
Beş dakika sonra döndüğünde yalnızca ona çok yakışan bir ev eşofmanı giymemiş, aynı zamanda çok güzel kokan bir parfüm de sürünmüştü. Daha çok kolonyayı andıran bir kokuydu bu. Sanki şu lüks porselen mağazasında satılan serinin çay, incir ve leylak kolonyalarını karıştırıp, yeni bir öz elde etmiş gibiydi. Irmak dayanamayıp onu çenesinin altından, sakalından öpüverdi. Sonra gülümsedi.
“Felaket güzel kokuyorsun. Ama hala istediğim seçmelide yer kalmadı diye o dersi seçemiyorsam, üniversiteden bir hocamla sevgili olmamın ne anlamı var ki?
Cem ağız dolusu bir kahkaha attı.
On dakika sonra, salondaki kol kola girmiş oturuyorlarken Irmak e-postasına baktı ve “Aa yayınevi yazmış!” dedi heyecanla. “Okuyorum: ‘Merhaba, kitabı sevdiğiniz için teşekkürler. Yazarı sizin mailinizden haberdar ettik. Başka kitaplarda buluşmak dileğiyle, iyi günler dileriz.’ Yalnızca bu kadar yazmışlar! Ben de oturmuş ciddi ciddi cevap bekliyorum! Keşke hiç mail atmasaydım.”
“Dert etme, alt tarafı bir e-posta. Hem işte Atlas’ı haberdar etmişler. Eğer sana yazarsa, belki onunla buluşursun.”
“Bilmiyorum. Aslında onu takmıyorum. Şu anda şu aptal dünyada taktığım en son kişi o,” dedi Irmak, Aslı’yı düşünerek.
Cem güldü. “Bence sen onunla tanışmak istiyorsun. Bir yazarın kitabını okudun ve etkilendin, itiraf et.”
“Ne?”
“Elbette öyle. Benden saklayamazsın. Bu çok gizemli bir durum. Bir sahafta hakkında hiçbir bilgi edinemediğin birinin yazmış olduğu bir kitap buluyorsun. İnsan böyle bir durumda yazarının kim olduğunu öğrenmeyi tabii ki ister. Çünkü arada ister istemez bi okur-yazar bağı kurulur.”
“Diyorsun?” diye onu alaya aldı Irmak.
Cem uzanıp onu öptü. “Biliyor musun, sen de felaket güzel kokuyorsun. Adın gibi, bir ırmak gibi taze bir koku bu. Ama ben bu kokunun parfüm ya da başka bir şey olmadığını biliyorum. Bu senin kendi kokun.”
Bu iltifat Irmak’ı utandırmıştı. Demek ki Cem romantizmi yalnızca mesajlarda yaşamıyordu. Ama Irmak buna sevindiği hızda üzüldü, Cem’le, hocasıyla bu kadar içli dışlı olmak doğru muydu, emin değildi. Cem onun okuldan hocası olmasaydı onunla ilişkisinde çok daha rahat hissedebilirdi. Ama şimdi durum çok farklıydı. Gerçi bunu düşünmenin sırası değildi, çoktan düşünmüş ve kararını vermiş, Cem’le birlikte bir yolculuğa çıkmıştı ne de olsa. Konuyu değiştirmek için, “Akşama annem yemeğe çağırdı. Hiç gidesim yok, ama sırf Uzay’ın hatırına gideceğim,” dedi düşünceli bir şekilde. Ama şimdiden bunları düşünmeye gerek yoktu. Cem’in yanında geçireceği birkaç güzel saat daha vardı.
-*- 
Irmak Cem’in evinde iki saat daha kaldıktan sonra kalktı. Sokak kapısını kapatan Cem kahve suyu koymak için mutfağa giderken, Acaba güzel, genç bir kız için kariyerimi tehlikeye mi atıyorum? diye düşündü. Ama Irmak’ın her bir damlası için değerdi. İlişkileri gizli kaldığı sürece sorun yoktu.
Irmak çok güzeldi. Yalnızca güzel değil, aynı zamanda akıllıydı da. Okulda Cem’in ağzının içine bakan yüzlerce öğrenci vardı ama hepsi güzellikle kafayı bozmuş, ne oldum delisi ve sosyal medya manyağıydı; içleri boştu, çarpım tablosunu ezbere bilmezlerdi ve en önemli edebiyatçıları sorduğunuzda bile “O kim? Yeni bir single mı çıkarmış?” derlerdi. Oysa Irmak öyle değildi.
Irmak bir masal prensesi gibi, ışıl ışıldı. Sanki cool bir moda dergisinden fırlamış gibiydi. Hem havuz başında elinde minyatür şemsiyeli bardağıyla duran o modellerden biri gibiydi hem de onlar gibi değildi, akıllıydı ve önceliği okulunu bitirmekti. Ayrıca herkes beni tanısın diye düşünen zamane gençlerinden asla değildi.
Aslında, Irmak’la ilgili çok uzun vadeli planları vardı Cem’in. Bu planlardan bazıları bir sahil kasabasında beraber yaşlanmaya dek gidiyordu. İlişkileri bu kadar uzun sürer miydi bilmiyordu ama bazı güvenceleri olduğunu bilmek Cem’i rahatlatıyordu. Neticede Irmak’ın danışman öğretmeni ve notlarını sisteme geçiren kişi kendisiydi. Irmak onu okul devam ettikçe asla terk edemezdi, istese bile. Ama bu düşünceyi hemen kafasından attı Cem. Onlar birbirlerine aşıktılar ve aralarında hiçbir çıkar ilişkisi yoktu. Yine de eğer karşı cephede bir şeyler değişecek olursa, Cem, ipleri kimin tuttuğunu Irmak’a hatırlatmaktan çekinmezdi.
---***---
IRMAK EVE DOLMUŞ yerine otobüsle gitmişti, sanki dolmuş çabucak getirecekti de otobüs büyük buluşmayı biraz daha geciktirecekti. Sıkış tıkış otobüsten, adeta az önce bir savaştan çıkmış gibi inip biraz yürüdükten sonra karşısına çıkan eve baktı. Yıllarca annesi, babası ve kardeşi Uzay’la birlikte yaşadığı eve. Şimdi annesi ve Uzay yaşıyordu sadece. Irmak o akşam yemeğe çağırılmıştı. Anne-babası boşandıktan sonra ikisiyle de pek görüşmez olmuştu, ama en çok babasıyla görüşüyordu. Şimdiye dek babasıyla altı, annesiyle iki defa görüşmüştü. Bu da üçüncüsü olacaktı.
Evi –eski evi– şehrin gürültüsünden ve trafiğinden uzak, ormana yakın bir mevkideydi. Üç katlı, lüks denebilecek bir villaydı. Büyük ön bahçesinde havuzu vardı ama Irmak o havuza en son ne zaman girmişti hatırlamıyordu bile. Belki Uzay dokuz-on yaşlarındayken? Mutsuz anne-babalarının her şey yolundaymış gibi göstermeye çalıştıkları evliliklerinin adeta bir simgesi olarak, her zaman dolu ve bakımlıydı o havuz. Hiç girmeseler bile. Eğer yaz tatilinde bir plan yapmayıp şehirde kalmışlarsa her sabah bakıma gelen sevimli havuzcuyla, evdekilerden daha çok muhabbeti olmuştu Irmak’ın.
Kapıyı Uzay açtı. Son derece salaş bir hali vardı; eşofmanının ipleri aşağı sarkıyordu, tişörtünün bir omzu tamamen kaymıştı. “Selam, annem mutfakta.”
Irmak içeri girdi. Aslı onu terk ettikten sonra Irmak kardeşi Uzay’a acıyor mu yoksa oh olsun mu diyordu, emin değildi. Hiçbir şey olmadan (yani anne-babaları boşanmadan ya da Aslı onu terk etmeden) önce de Uzay’la çok yakın iki kardeş oldukları söylenemezdi. Ama ne olursa olsun Uzay iyi bir çocuktu ve aile sorunlarıyla boğuşup üniversite sınavlarına hazırlandığı sene aşk acısı çekmeyi hak etmiyordu.
Irmak onu gitar (“hem de elektronik”), futbol topu, bilgisayar ve kulağına taktığı küçük metal küpeyle özetleyebilirdi. Aslı’nın da dediği gibi hoş, tatlı bir çocuktu. Yakışıklı mıydı? Yani, kendine göre bir havası vardı ve dalgalı saçlarıyla (bir de gitarıyla tabii) kızların ilgisini çekmeyi başardığı su götürmez bir gerçekti. Aslı’yla sevgililik oyunu dört ay önce başlamış, geçen hafta da sonlanmıştı. Aslında kendine kızıyordu Irmak, Uzay’ın Aslı için bir heves olduğunu başından tahmin edemediği ve buna müsaade ettiği için.
Uzay odasına geri dönerken Irmak trençkotunu portmantoya asıp mutfağa gitti. Sahiden de oradaydı annesi. Mutfakta, sevgili çocuklarına yemek hazırlamakla meşguldü. Menüde domates soslu makarna ve baharatlı tavuk vardı. Annesi onun geldiğini duyunca ona dönmeden, başını tezgahtan ayırmadan sordu: “Selam, nasıl gidiyor bakalım?” Irmak sanki dışarıdan, sokaktan değil de içerideki odadan gelmiş gibi davranıyordu. Sanki en son iki hafta önce görüşmemişler gibi.
“İyi.”
“Bu kadar basit mi?”
“Evet. Senin bana bir hoş geldin dememen, zahmet edip yüzünü dönmemen kadar basit,” dedi Irmak, ama sonra bu kadar sert çıktığı için pişman oldu.
Odasından Uzay’ın öksürüğü duyuldu. Bunun, bir uyarı işareti olduğunu ikisi de anladı.
“Tamam Irmak, konuyu burada kapatalım,” dedi annesi. “Yoksa her zamanki gibi farklı kişiliklerimize dair bir nutukla sonlanacak. Sanki seni ben doğurmamışım gibi.” Şimdi yüzünü ona hafifçe dönmüştü.
“Evet, bazen bundan ben bile şüpheleniyorum biliyor musun?”
“Babana sor istersen!”
“Görürsem sorarım!” Irmak öfkeyle soludu. “İkinizin aranızda olanlar orada kalmalıydı, bunu en başından beri biliyordun!”
Uzay tam o sırada mutfağa geldi. “Yemek hazır mı? Artık dayanamıyorum da…” Açlığa mı, yoksa onlara mı netliğe kavuşturmadı gerçi.
Annesi Irmak’a tiksintiyle baktı. “Bu kadar bencilsin işte! Sırf siz boşanmış bir ailenin çocukları olmayın diye o adamla daha fazla evli kalamazdım!”
O adam mı?” dedi Irmak hayretle. “Acaba o da senden o kadın diye bahsediyor mudur? Hiç sanmıyorum!”
“Sen bizi bırak da kardeşinle ilgilen biraz. Şu arkadaşın Aslı… Uzay’ı parmağında oynatıp bir kenara fırlattı! Şimdilerde okula gitmek yerine odasına kapanıp ağlıyor, biliyor musun?”
“Anne! Hayır Irmak, ondan ayrıldığım için ağladığım falan yok!” dedi Uzay hemen.
“Ne diyorsun sen anne?” diye çınladı Irmak. “Aslı’nın Uzay’ı aldatmasının sorumlusu ben mi oldum şimdi?”
Annesi bağırdı. “Senin problemin bu, Irmak! Etrafında mutlu kimseyi görmeye dayanamıyorsun… Ben ve baban, kardeşin ve sevgilisi… Sadece sen mutlu ol, gerisi dünya yıkılsa da umurunda değil, yalan mı?”
“YETER ARTIK!” diye bağırdı Irmak, ki neredeyse annesi bile korktu.
“Sakin ol Irmak,” dedi Uzay.
“Görüşürüz Uzay!” dedi Irmak ve mutfaktan çıkıp trençkotunu aldı.
Annesi arkasından seslendi: “Dur!” Tam kapıyı açmıştı ki annesi onu yakaladı. “Tüm gün sizin için yemek yaptım! Şimdi yemeden hiçbir yere gidemezsin!”
“Ya anne sen deli misin, benimle dalga mı geçiyorsun?” Irmak burnundan soluyordu.
Annesi sinirle güldü. “İçimizde deli olan tek ben miyim acaba? Irmak, tamam. Sana söylediklerimi unut şimdi. Uzay o kıza hala aşık. Hem de deliler gibi.”
“Benim yapabileceğim bir şey yok! Aslı’yı artık ben de tanıyamıyorum.”
“Şimdi içeri gelip bizimle yemeğe oturacak mısın?”
“Hayır anne.”
“Peki nereye gidiyorsun?”
“Cem’e. Bir tek o anlıyor beni!” Harika. Neden doğruyu söylemişti ki sanki?
“Tamam! Ama sakın bir hata yapıp da bana gelme kızım!” dedi annesi ve kapıyı küt diye çarparak suratına kapattı.
Irmak evin bahçesinden çıktığında öfkeden titriyordu. Şu işe bak, diye düşündü. Beni yemeğe davet ediyor ve tamamen kibarlık olsun, belki aramızda bazı şeyler hallolur diye gidiyorum ama her şey daha da berbat oluyor ve ben aç aç eve geri dönüyorum! Sakinleşmeye ihtiyacı vardı, hayatını bilen birinin onu sakinleştirmesine. Cem’i aramak için telefonunu eline aldı. Tam o sırada cep telefonuna gelen mail sesiyle irkildi.
Zamanlama bundan daha mükemmel olamazdı doğrusu... Mail şu gizemli yazardan gelmişti. Gözü e-posta adresine takıldı: atlasatlas@gmail.com. Biraz uydurma bir adres gibi duruyordu. Belki de sırf bu mailleşme için açılmış geçici bir hesaptı. Irmak bir an telefonu çantasının derinliklerine fırlatmayı düşündü, ama hayır, onun ne yazdığını okumak için çıldırıyordu. Mailde yazılanlar yalnızca o geceki uykusunu kaçırmakla kalmayacak, hayatını da tamamen değiştirecekti:
"Her şeyden önce teşekkürler. Kitabımı beğenmenize sevindim. Ama işin aslı şu ki ben o kitabı okumanızı istemiyorum. Zaten yüz adet basılmıştı ve bulabildiğim doksan dokuz tanesini toplamayı başardım. Geriye tek bir tane kalmıştı, sonra her yerde onu aradım. Yok etmek için. Onu yok edin lütfen. Teşekkür eder, saygılarımı sunarım. / Atlas"
1.bölüm sonu, devam edecek
-----------********------------
Ve ilk bölüm bitti! Yaklaşık 6000 kelimelik mürekkep kokulu bir ilk bölüm okudunuz. Şimdi yorumlarınızı merakla bekliyorum! Karakterler, olaylar, olanlar ve olacaklar hakkında fikirleriniz/tahminleriniz neler? Sizce Irmak, Atlas’ın şaşırtıcı mailinden sonra ne yapacak? Atlas kendi bastırdığı kitabını neden Irmak’ın okumasını istemiyor? Aslı’nın Irmak ve Uzay’dan bir anda uzaklaşmasının sebebi ne? Sürprizlerle dolu ikinci bölüm kısa süre içinde gelecek, ama biliyorsunuz ki yorumlarınızı ve ilginizi görmek bu süreci daha da hızlandıracaktır. Görüşmek üzere! 
Buralarda da buluşalım:

19 yorum:

  1. Sürprizli bir şeyler bekliyor okur zaten. Ama adı üstünde sürpriz o yüzden bir tahminde bulunmak istemiyorum. :) Emeğine sağlık. Çok başarılı olmasını dilerim. :)

    YanıtlaSil
  2. Yoksa Aslı'nın çantasındaki kitap da aynı kitap mıydı? O da Irmak gibi yazarı merak edip onunla iletişime geçmeyi başarmış olabilir mi? Yoksa Aslı'nın Uzay'ı terk etmesine sebep olan Atlas mı? Off aklımda bir sürü şey dolaşıyor. İlk bölüm güzeldi. Devamını merakla bekliyorum. Kaleminize sağlık...

    YanıtlaSil
  3. Dün o altı bin sözcüklük bölümü okudum. An atımı çok beğendim. Konunun bir yazarın etrafında dönecek olması da haliyle ilgimi daha çok çekti. Bir sonraki bölümleri bekliyorum. Emeklerine sağlık :)

    YanıtlaSil
  4. Konu ilgi çekici olmuş.Merakla devamını bekliyorum.
    Emeğine sağlık

    YanıtlaSil
  5. Irmak kitabı asla yok etmez diye düşünüyorum. :) yazarın da peşini bırakmayacaktır. :) Güzel bir başlangıç oldu. Devamını da bekliyorum. :)

    YanıtlaSil
  6. Soluksuz okudum merakla devamını bekliyorum..Blogunuzu takipteyim bana da beklerim :)

    YanıtlaSil
  7. Devamını merakla bekliyorum. Emeğine sağlık :)

    YanıtlaSil
  8. Süpersin Mert'cim eline sağlık, merakla okudum, devamını bekliyoruz:)

    YanıtlaSil
  9. güzeeel. ırmakı sevdim. hoş şeyler gelsin başına. hiçbir tahminde bulunamam. diğer karakterler de figuran benim için şimdilik. atlas gizemi bakalım görcez :)

    YanıtlaSil
  10. Kalemine sağlık,harika olmuş.

    YanıtlaSil
  11. merhaba mert , yayınladın mı diye bakmaya geldim. boş bir anımda dikkatlice , satır satır okuyacağım emeğine sağlık

    YanıtlaSil
  12. duyurdum şimdiii. bölümleri daha kısa tut biraz yaaa :)

    YanıtlaSil
  13. Deeptone'dan geliyorum. Sende çok var ama işte en kafa takipçilerden bir tane daha :))

    YanıtlaSil
  14. 1. bölümü yeni bitirdim. Güzel ve akıcıydı, sonu çok süprizli bitti, ağzım açık kaldı :))

    YanıtlaSil
  15. Çok beğendim, diğer bölümleri de hemen oluyacağım :)

    YanıtlaSil
  16. ikinci bölüme doğru koşuyorum, heyecan dorukta..

    YanıtlaSil
  17. Betimlemelerin çok hoş. Özellikle çaya batırılmış bisküvi betimlemesi çok güzel bir nokta atışıydı. :)
    Bu bölümde favori karakterim Atlas oldu ama okudukça değişebilir tabii. :) Cem'e kanım ısınamadı. Irmak ondan ayrılmak isterse iplerin kimin elinde olduğunu hatırlatmak istemesini rahatsız edici buldum. Çünkü bir ilişki, iplerin kimin elinde tuttuğu meselesi değildir. Aslı'yı tabii ki çözemedim. :)
    Hikayenin kurgusu hoşuma gitti, Bunu da söylemeden geçmek istemiyorum. :) Ayrıca ismi de çok hoş: Mürekkep Kokunu İçime Çektim... Oldukça iyi bir fikir. :)
    Severek ve hiç sıkılmadan okuduk. Kalemine sağlık. ^_^

    YanıtlaSil
  18. ooo yeni hikaye , diğer bölümlere de bakayım ben :D

    YanıtlaSil

YORUMLARINIZ İÇİN ÇOK TEŞEKKÜR EDERİM!