17 Eylül 2017 Pazar

SONUNDA WATTPAD'E GİRDİM!

Sonunda wattpad'e girdim! 

Hani internete özel yepyeni hikaye serim geliyor diye duyurmuştum size şu yazımda...

Bildiğiniz gibi blog'umda zaman zaman hikaye serileri başlatıp bitiriyorum... Kimisi 5 bölümlük oluyor, kimisi 10, ya da daha uzun... Ters Düz çıktığından beri böyle bir seri yapmamıştım... Yani neredeyse tam iki yıldır... Ama bu arada sizlerden/okurlarımdan tekrar istek aldım, internette böyle hikayeler yazmak için... Şimdi bir yandan Ters Düz'ün devamı olan ikinci kitabımı yazmayı sürdürürken, o arada sizleri bekletmeyeyim dedim ve yepyeni bir kurgu yazmaya başladım... 

Blog'umda ve yeni açtığım wattpad'de de yayımlayacağım bu hikaye serisini...

Yeni oluşturduğum wattpad adresim: wattpad.com/ofluoglumert

Şu anda boş bir sayfa, hiçbir şey yok... Ama hesabınız varsa takip etmeye başlayabilirsiniz... 

Hikayemin adını, konusunu ve kapağını bu hafta paylaşıyorum!

Takipte kalın, macera çok yakında başlıyor!

sevgiler,

6 Eylül 2017 Çarşamba

YOL ÜSTÜNDE SÜRPRİZLİ BİR MOLA


Şu anda, güneşin kara bulutların arkasından göz kırptığı Trabzon'dayım ama önceki gün akşamüstü çektiğim bu sofra fotoğrafını paylaşmadan geçemeyeceğim. 

Çünkü resmen şok oldum kaldım! 

Afyon'dan Ankara'ya giderken, Sivrihisar'daki bir dinlenme tesisi burası. 

Aslında sadece çay içmek için uğramıştık, sonra tabelalarda ballı kaymaklı gözleme yazıyordu, bir tadına bakalım dedik. Daha bir saat önce de Afyon’da yemek ve üstüne kaymaklı vişneli ekmek kadayıfı yemiştim bu arada, yani mideler sonuna kadar dolu. Neyse, gözlemeden önce masayı öyle bir donattılar ki, resmen "Biz aslında sadece gözleme istemiştik, bunlar da ne?" olduk kaldık! Sucuk, yoğurt, tulum peyniri, lavaş, fıstık-leblebi, doğal kaynak suyu… İlk başta başkasının siparişini getirdiler sandık, çünkü hepsi de birbirinden alakasız şeyler! Hadi kahvaltı olsa yine neyse de hem akşam hem de “ne alaka yani” diyeceğiniz yiyecekler… Bir baklava kadar tatlı olan ballı kaymaklı gözlemeyle sucuk? Tulum peyniriyle yoğurt? Şok olduk! Meğer hepsi gözlemenin yanında ikrammış. Üstelik hepsi de kendi yapımları, tamamen doğal! Fiyatı da çok uygun üstelik. Ne var ki pek bir şey yiyemedik çünkü daha yeni yemiştik, üstüne hiç beklenmedik bu sofra cidden sürpriz gibi oldu. 

Ağzımız kulaklarımızda ayrıldık. Cidden çok iyi, müşteriye değer veren bir konsept bu. Başka yerde olsa masaya gelen her şey hesaba eklenir, burada hepsi ikram! 

Bu tip jestler, ikramlar orayı müşterinin hafızasına kazıyacak bir yer haline getiriyor. Her restoran örnek almalı! 

Peki sizin de böyle girip çok şaşırarak ayrıldığınız bir kafe/restoran deneyiminiz oldu mu?

***

Bu arada, internete özel yeni hikaye serimin ilk bölümü çok yakında geliyor, azıcık daha sabredin. Yakında blogumda! 

***

Beni sosyal medyada da takip edebilirsiniz:

instagram.com/ofluoglumert

twitter.com/ofluoglumert

facebook.com/ofluoglumert 

29 Ağustos 2017 Salı

MARMARİS'TE İKİ GÜZEL KOY: TURUNÇ VE ÇİFTLİK

Bitmeyen yaz tatilim hala bitmedi! Yazları Marmaris'te olmak gerçekten çok keyifli, çünkü burada bir yaz tatilinden isteyebileceğiniz her şey fazlasıyla var: Deniz, kum, güneş… Keşfedilecek yüzlerce koy (bu yazıda anlatacağım Turunç ve Çiftlik koyları bunlardan yalnızca iki tanesi)... Kocaman palmiyeleri ve kaktüsleri de unutmayalım... Ve bisiklet! Siz de eğer benim gibi bisiklet tutkunu bir tatilciyseniz, Marmaris sahil yolunu kesinlikle görmelisiniz (değilseniz de görün tabii). Üstelik bu yaz bisikletler için şehir merkezinin içine ayrı yol bile yapıldı, Danimarka ve İsveç'teki gibi diyorum yani! Gerçi bu bisiklet yolu şehrin biraz içine, denizden uzağa yapıldı ve o yüzden kimse pek kullanmak istemiyor. Ayrıca Marmaris'e motosiklet yolu da gerekli! Şehirde o kadar çok motosiklet var ve arabaların arasından öyle fırlıyorlar ki, bazen gerçekten tehlikeli olabiliyor... 

Diyelim ki tatilde Muğla'da, Marmaris'tesiniz. Ama Marmaris merkezi değil de, daha yakınlardaki koyları keşfetmek istiyorsunuz. O zaman bu yazım tam size göre! Selimiye'yi daha önce defalarca yazmıştım, şimdi de sıra daha önce bahsetmediğim iki Marmaris koyunda: 

Marmaris Turunç


Çam ormanlarının denize kadar uzandığı, müthiş bir koy... Turunç. Buraya nasıl gideceksiniz? Önce Marmaris'ten ve İçmeler'den geçmeniz gerekiyor. Sonra dik, virajlı bir dağ yolu başlıyor ama neyse ki Marmaris'in diğer koylarına giden yollar kadar uzun sürmüyor. Çam ormanlarının arasından virajları döne döne tırmanıyor, sonra Turunç'a inmeye başlıyorsunuz. Deniz öyle güzel görünüyor ki... Çok hoş bir koy burası. Kıyıda irili ufaklı işletmeler, plajlar... Turunç'ta herhangi bir plajdan denize girebilirsiniz ama koyun en sonundaki Can Kafe nispeten tenha ve keçi boynuzu ağacının altındaki terasıyla güzel bir Turunç manzarasına sahip. Deniz sonrası rüzgar ıslak saçlarıma vururken, önümde bu güzel manzara ve kafamda yine ilhamlar (kitaplar, öyküler)! Turunç'tan hemen sonra Amos, Amos'tan hemen sonra da Kumlubük var. Zamanınız varsa oraları da görmeli, denize girmelisiniz. Daha dün Turunç'taydım, instastory'lerim silinmeden instagram sayfama bakabilirsiniz. 

Marmaris Çiftlik


Çiftlik, Marmaris'e Turunç kadar yakın değil. Ya Hisarönü-Selimiye yolundan ya da yine Turunç yolundan gidebilirsiniz. Bu iki yol da Bayır Köyü'nde kesişecek. Çiftlik'e varmak için önce Bayır'ı geçmeniz gerek. Ama Bayır'ın şirin mi şirin köy meydanındaki yaşlı mı yaşlı çınar ağacının altındaki kahvede çay molası vermeden olmaz. Bayır-Çiftlik arasındaki yol üstünde ilginç kaktüsler, kuru otlar, bozkırlar göreceksiniz. Bu sert ve kurak birlikteliğin görüntüsü sizi büyüleyebilir. Çiftlik'e vardığınızda suyun rengi de bu etkiyi devam ettirecek (çektiğim ve yukarıya koyduğum fotoğrafa bakın diyorum). Kendinizi suya atmamanız için hiçbir sebep yok! Sonra da nefis balıkların tadına bakabilirsiniz.

Ya Marmaris seni bırakıp gidesim gelmiyor hiç... Her yaz olduğu gibi yine müthişsin, her yaz başka güzelsin! 

Beni sosyal medyada takip etmeyi unutmayın:

instagram.com/ofluoglumert

twitter.com/ofluoglumert

facebook.com/ofluoglumert

20 Ağustos 2017 Pazar

İNTERNETE ÖZEL YEPYENİ HİKAYE SERİM GELİYOR!


Herkese merhaba! 

Bildiğiniz gibi blog'umda zaman zaman hikaye serileri başlatıp bitiriyorum... Kimisi 5 bölümlük oluyor, kimisi 10, ya da daha uzun...

Ters Düz çıktığından beri böyle bir seri yapmamıştım... Yani neredeyse tam iki yıldır...

Ama bu arada sizlerden/okurlarımdan tekrar istek aldım, internette böyle hikayeler yazmak için... 

Şimdi bir yandan Ters Düz'ün devamı olan ikinci kitabımı yazmayı sürdürürken, o arada sizleri bekletmeyeyim dedim ve yepyeni bir kurgu yazmaya başladım... 

Yakında blog'da ve bir hesap açıp wattpad'de de yayımlayacağım yepyeni bir öykü serisi olacak bu...

Yani yeni hikaye serimle blog'a geliyorum! Dediğim gibi, Ters Düz'le, kitapla hiç alakası olmayan, tamamen farklı, internete özel bir hikaye serisi olacak. Konusunu ve adını şimdilik kendime saklıyorum. Nasıl olsa yakında duyacaksınız. Eylül'ü bekleyin. Az kaldı!!!

İşte şimdilerde ilk bölümünü yazmakta olduğum bu yeni öykü serimden ilk alıntı:

Kendini, bir çay fincanına batırılan ve çıkarmaya zamanında yetişilemediği için fazla ıslanmaktan mütevellit çayın içine düşüp onlarca parçaya ayrılan bir bisküvi, kurabiye gibi hissediyordu. 🍪

Daha çok detay için beni sosyal medyada da eklemeyi unutmayın:

instagram.com/ofluoglumert

twitter.com/ofluoglumert


facebook.com/ofluoglumert 


8 Ağustos 2017 Salı

ÇÖZÜM TERS DÜZ VE DEVAMININ WATTPAD'DE OLMASI MI?


Daha geçen günkü yazımda da yazdığım gibi: Yayınevleri aslında edebiyat heveslilerinin bir araya toplanıp sanatsal konuşmalar yaptıkları yerler değil, para kazanma hırsıyla birbirini yiyen insanların ne tür kitaplar basıp daha çok para kazanabileceklerini tartıştıkları ticarethaneler. Ve son zamanlarda basılan kitapların isimleri/içeriği Lise Aşkım, Çok Yakışıklı Çocuk, Karizmatik Çocuk, Hoş Çocuk, Çok Yakışıklı Çocuk II, Önüm Arkam Aşk'tan öteye gitmiyor-gidemiyor. Bu gidişle, iki yıl önce çıkan ve kemik bir okur kitlesi edinen ilk kitabım Ters Düz'ün (Bozbalık Serisi'nin) devamının yine bir yayınevinden çıkması için gerekli enerjim yok (ayrıca yayınevlerinin kitabımdaki onlarca tema ve yan konuyu görmezden gelerek kapağına sırf daha çok satması için kız-kaslı yarı çıplak erkek fotoğrafı basmalarına isteğim de yok). Yani ben cidden yoruldum... Ama yazmak beni mutlu ediyor, yazdıklarımın okunması, okurlarla buluşmak beni mutlu ediyor. O yüzden acaba diyorum, Ters Düz'ü blogumda/wattpad'de bir hesap oluşturup oradan yayımlamalı, hikayeme de oradan mı devam etmeliyim? Genelde wattpad'de yayımlanan hikayeler kitap olarak basılıyor, benimki bu anlamda tam tersi olacak: Yani zaten kitap olarak çıkmış romanımı wattpad'de yayımlamış olacağım, ama serinin devamını sizlerle buluşturmam için belki de en iyisi budur. Önce Ters Düz'ü, sonra da devam romanlarını internette yayımlamamdır... Bilmiyorum... Lütfen bu yazıyı okuyan herkes düşüncesini belirtsin, benim için çok önemli. Fikirlerinizi yorumlara bekliyorum. (Açıktan yazmak istemeyen, mesaj-mail de yazabilir.)

instagram.com/ofluoglumert
twitter.com/ofluoglumert
facebook.com/ofluoglumert 

2 Ağustos 2017 Çarşamba

ŞEZLONGLARDA KİTAPSIZIM!

Bu fotoğrafı Muğla/Marmaris'te çektim. 

BU YAZ ODALARDA AYRAÇSIZ, ŞEZLONGLARDA KİTAPSIZIM!


Şezlonglarda kitapsızım… Bu yaz okuyacak kitap bulamıyorum desem inanır mısınız? Ben kitapçıları, marketlerin kitap reyonlarını ele geçiren şu tarz kitaplardan ÇOK sıkıldım: Aşk Adası, Aşk Vadisi, Papatya Falı, Bahar Dalları Bahar Aşkları, Keriz Mevsimi, Aşkım Canikom, Erkeğimin Peşinde, Kiralık Sevgili, Aşk Oyunu, Aşkın Yolu, Aşkın Tadı Tuzu, Sensiz Ölürüm, Seni Unutamadım, Seni Unutamıyorum, Seni Unutamayacağım, Çiçeğimsin Sen Benim, Kalbim Sende Kaldı, Bebeğimiz Olsun, Bana Artık Aşk De, Benim Adım Aşk, Adı Aşk, Mutlu Olalım, Gel Evlenelim, Pardon Bana Mı Dedin, Ya Seversen, İki Kere İki Dört Etmez, Lise Aşkım, Çok Yakışıklı Çocuk, Karizmatik Çocuk, Hoş Çocuk, Çok Yakışıklı Çocuk II, Önüm Arkam Aşk, Arkam Önüm Aşk, Aşkımızın Meyveleri, Aşk Meyveleri, Çekirdeksiz Aşk gibi adları olan, kapaklarında size doğru agresif bakışlar fırlatan yarı çıplak erkek fotoğraflarının olduğu kitaplar. 

ADI LİSE AŞKIM, ÇOK YAKIŞIKLI ÇOCUK OLAN KİTAPLARDAN ÇOK SIKILDIM!

Peki bunları okuyanlar kimler? 10 ila 20 yaş arasındaki kızlar ya da erkekler! Yazanların da 10 ila 20 yaş arasındaki kızlar ya da erkekler olduğu düşünülürse, anlaşılır bir durum tabii. Birbirinin kopyası olan, aynı konuları tekrar eden aşk öyküleri! Yazım ve mantık hatalarıyla dolu olmaları, hedef kitlesi beş yaşındaki çocuklarmışçasına bir dil kullanmaları önemli mi? Asla! Nasıl olsa satıyorlar! Size bir sır: Yayınevleri de aslında edebiyat heveslilerinin bir araya toplanıp sanatsal konuşmalar yaptıkları yerler değil, para kazanma hırsıyla birbirini yiyen insanların ne tür kitaplar basıp daha çok para kazanabileceklerini tartıştıkları ticarethaneler. O nedenle bu yaz odalarda ayraçsız, şezlonglarda kitapsızım! Neyse ki Ağustos ayı geldi de bu ayın dergilerini kucakladım, okuma arzumu şimdilik onlarla bastırıyorum. Ama bu böyle devam edemez! Her türlü kitap önerilerinize açığım (ama pek bilinmeyen, adı sanı duyulmamış yazarların adı sanı duyulmamış kitaplarını önerin bana, biraz farklı bir şeyler okumak istiyorum, çünkü popüler olan kaliteli kitapları muhtemelen okumuşumdur). 

Son söz: "Sektör günün birinde Ece Duman'ı da böyle romanlar yazmaya mecbur bırakır mı?" 

Ve not: Marmaris'te neden hala D&R yok? Bir tatil beldesinden daha çok nerede kitap alınıp okunabilir ki?! Marmaris'e acilen D&R istiyorum! 

Şezlonglarda kitapsız kalan Mert'ten daha fazla paylaşım için: 

instagram.com/ofluoglumert

twitter.com/ofluoglumert

facebook.com/ofluoglumert 

21 Temmuz 2017 Cuma

OLAY YERİNDEN BİLDİRİYORUM: KORKUNÇTU!

Eğer televizyonlarınızı açtıysanız ya da internette haberlere bakıyorsanız, "Son dakika: Ege'de 6.3 büyüklüğünde deprem" diye görmüşsünüzdür/görüyorsunuzdur...

İşte bunun hakkında yazacağım...

Çünkü Marmaris'teyim ve depremi hissettim!

Gece 01.30'du, uyuyordum... Kapı sanki altından cereyan yapıyormuş gibi zangırdadı... Bir an için "acaba dışarıda rüzgar mı çıktı" diye düşünürken titredim, sallandım ve deprem olduğunu anladım!

Şimdi de sahili şöyle bir yokladım: Herkes geceyi şezlonglarda geçirmiş, uyuyordu... 

Deprem her zaman insanları panikletir...

Kos Adası, Bodrum, Datça ve Marmaris depremin en şiddetli hissedildiği yerler... Depremin Gökova Körfezi'nde olduğu söyleniyor... Datça'daki Eski Datça ve Reşadiye de depremi hissetti, bazı eski binalarda hasarlar meydana geldi (hani geçen yaz Eski Datça'ya gitmiş, şurada yazmıştım). 

Şimdilik bunları yazmak istedim...

Olay yerinden bildiriyorum...

Tek... kelimeyle... KORKUNÇTU!

Beni sosyal medyadan da takipte kalın:

instagram.com/ofluoglumert

twitter.com/ofluoglumert

facebook.com/ofluoglumert

18 Temmuz 2017 Salı

O "ŞEY"İN MODASI HALA GEÇMEDİ!


Geçen yaz yazdığım şu yazımı hatırlayanlarınız vardır...

O yazıda bahsettiğim "şey"in modası bu yaz da geçmiş gibi görünmüyor ve ben de o konuyu yeniden yazmak yerine o yazımın linkini buraya bırakmakla yetiniyorum...

http://kafadergi.blogspot.com.tr/2016/08/bu-seyin-modasi-derhal-gecebilir-mi.html

Okuyun, konuşuruz yine... 

Ve tabii beni blogum dışında sosyal medyada takip etmeyi de unutmayın:



13 Temmuz 2017 Perşembe

MÜZİK PİYASASI YİNE ÇOK YARATICI (!)

Bu yaz şarkı sözleri yine birbirinden iddialı (!)

Tekerlemeyi hiç andırmıyor, şiirsellikte tavan yapıyorlar (!) 

Üzerlerinde çok düşünülmüş, gece gündüz çalışılmış ve halkın beğenisine sunulmuşlar (!) 

İşte bazıları:

- Lol lol kop gel parti parti

- Şampiyona şeker geliyor geliyor

- Bakıcaz artık bakıcaz

- Yolla kaderim yolla

- Eyyo eyyo eyyo 

- Şu anda kulüpte keyfim yerinde 

- Yakışırız çok çok çok 

Evet, bizde her yaz olduğu gibi bu yaz da durum budur...

Müzik piyasası, şarkı sözleri bu yaz da yine çok yaratıcı (!)

instagram: @ofluoglumert

twitter: @ofluoglumert

facebook: @ofluoglumert


5 Temmuz 2017 Çarşamba

GENÇ YAZAR SEZONU YİNE MARMARİS'TE AÇTI!


"SEZONU YİNE MARMARİS'TE AÇTI!

Genç yazar bu yıl da Marmaris'ten vazgeçmedi! Önceki gün denize girmek için gözlerden uzakta bir butik oteli tercih eden genç yazarın keyifli olduğu ve etrafına gülücükler saçtığı gözlerden kaçmadı. Yazar, bir süre gölgede kitap ve dergi okuduktan sonra denize açıldı. 

O SORU SORULUNCA SADECE GÜLÜMSEMEKLE YETİNDİ!

Genç yazar, kameramanlarımızın Ters Düz'ün devamıyla ilgili soruları karşısındaysa sessizliğini yine bozmadı. Yeni kitabının konusunun yanı sıra adını da sır gibi saklayan yazar sadece gülümsemekle yetindi! 

SPOİLER'I VERİP KAMERALARIMIZA SU SIÇRATTI! 

Ancak bununla bitmedi... Aynı gün ilerleyen saatlerde Marmaris-İçmeler hattı boyunca sahilde bisiklet sürüp fotoğraf çeken genç yazar, peşine takılan kameramanlarımızı fark edince izini kaybettirmeye çalıştı. Saniyeler içinde bisikletini park edip en yakındaki plaja sığınan yazar, tüm çabalarına rağmen kameramanlarımızı atlatamadı. Israrlara daha fazla dayanamayınca olanlar oldu, spoiler'ı patlattı! 'Ters Düz'ün devam kitabında ana karakterlerden biri hayatını kaybedecek!' diyen genç yazar, hızla iskeleden suya atlayarak kameralarımıza su sıçrattı! Sonra tekrar su yüzüne çıkıp 'En az biri!' diyerek suda tekrar gözden kaybolan genç yazar kafaları karıştırdı. Yeni kitabının ne zaman çıkacağı merak konusu. Yazarın ilk kitabı iki yıl önce, doğum günü olan 21 Kasım'da çıkmıştı."

Yazın da sosyal medyayı epey kullanıyorum... Beni an an takip etmek isterseniz:



facebook.com/ofluoglumert 

18 Haziran 2017 Pazar

17 Haziran 2017 Cumartesi

BU DERGİYİ BENDEN BAŞKA ALAN OLDU MU?

Merak ediyorum bu dergiyi benden başka alan oldu mu... 

Yeni Deniz Mecmuası, Kırmızı Kedi Yayınevi'nin hazırladığı, üç ayda bir yayımlanan bir dergi. Fiyatı 15 lira. 

Haziran ayı dergilerini almak için gittiğim kitapçıda, ince bir naylonla sarılmış olarak rastladım bu dergiye. Yani sayfalarına göz atma imkanı yoktu. Alıp almamak arasında kaldım, içeriğinden ziyade kapağı ve baskı kalitesi beni etkilemişti. Sonunda aldım ve işte şimdi hakkında yazıyorum.

Kapağında İstanbul plajları tarihi, çizgi roman karakteri Corto Maltese gibi iki konu dikkatimi çekmişti. Ama derginin içinde yazılar kısaydı ve pek tatmin olmadım. Çoğu beklenmedik bir anda, siz daha tadına yeni varmaya başlamışken pat diye bitiyor. 

Ama bundan çok şu beni hayal kırıklığına uğrattı: Kapak renkliydi ama içi siyah beyazdı. Çünkü ben içi de renklidir diye düşünmüştüm. Anlayacağınız beyaz kağıda basılı, kitap gibi olan dergilerden biri şu Yeni Deniz Mecmuası. 

Deniz kültürüyle ilgili, yarı teknik, yarı tarihi bir dergi bu, kısmen de edebiyat dergisi diyebiliriz çünkü içinde iki de şiir var. Ben genelde ev, dekorasyon, yaşam, televizyon, bilim, seyahat, tarih yani hemen her türden dergileri alırım. Yeni dergilere şans verilmeli tabii ki. Bu, Yeni Deniz Mecmuasının üç aylık yaz sayısı. Ama üç ay sonra, Eylül'de sonbahar sayısını alır mıyım, bilmiyorum.

Siz bu dergiyi gördünüz, duydunuz mu? Benim gibi alanınız oldu mu? Ya da bu yazıdan sonra almayı düşünür müsünüz?

Daha çok paylaşımım için:

instagram.com/ofluoglumert

twitter.com/ofluoglumert

facebook.com/ofluoglumert 

15 Haziran 2017 Perşembe

TRABZON'DAN SEVGİLER VE LAZ BÖREĞİNİN SIRRI


Herkese merhaba!

Bu yazımda Trabzon'la ilgili birkaç şey yazacağım.

Çünkü Trabzon'dayım! 

Ters Düz'de, Bozbalık Serisi'nde olayların geçtiği kurgu ürünü Bozbalık Köyü'ne ev sahipliği yapan Trabzon'dan, herkese bol kitap okumalı günler, haftalar öncelikle...

Trabzon'a gelmek için başlı başına bir sebep olarak Trabzon mutfağı yeter de artar bile… İçi sıcak muhallebili Laz böreği, benim yöresel Trabzon yiyecekleri listemde her daim ilk üçte (diğer ikisi kuymak ve hamofta reçeli ama söz konusu Trabzon ve yemek olunca ilk üç seçmek gerçekten zor). Adının aksine son derece ballı/şerbetli bir tatlı olan Laz böreğine Trabzon’un en şık bistrolarında da, en küçük pastanelerinde de rastlamanız mümkün. Trabzon’un Akçaabat köftesi ve Vakfıkebir ekmeğinden sonra gelen üçüncü en ünlü lezzeti o bence. Üstelik kendisinin bir değil tam iki versiyonu var! Fotoğrafta gördüğünüz, yufka ve muhallebiden yapılan gerçek Laz böreği. Ama günümüzde milföy ve kremayla yapılan bir başka Laz böreği çeşidi daha var ki, of o da harika! Kısacası olur da Trabzon’a yolunuz düşerse, hangisi olduğu hiç önemli değil, nefis muhallebili bir Laz böreği yemeden dönmeyin!

Laz böreğini daha önce duymuş muydunuz? Ya da yemiş miydiniz? 

Daha çok paylaşımım için beni sosyal medya hesaplarımdan takip etmeyi unutmayın:




7 Haziran 2017 Çarşamba

MALMÖ'YE, İSVEÇ'E VEDA...


İsveç'te Erasmus günlerimin sonuna geldik... Bugün dönüyorum...

Her şeyden önce şunu söylemeliyim ki, buraya gelirken "Orası İsveç, illa hasta olurum" diye bavulumu bir sürü ilaçla doldurmuştum, ama ne oldu biliyor musunuz? Bir tanesini bile kullanmadım. Çünkü 5 ay boyunca tek bir kere bile hasta olmadım. Evet, inanması güç: Dünyanın belki en soğuk ülkesine geldim, göllerin nehirlerin aylarca buz tuttuğunu gördüm ama bir nezle bile olmadan dönüyorum. Bunu da son ana kadar söylemedim ki belki hasta olurum diye ama artık geri dönüş günüm geldi çattı o yüzden şimdi rahatlıkla söylüyorum! Demek ki neymiş, hasta olmak soğuk havayla alakalı değilmiş. Bizi yaşadığımız şehirlerin stresi, binaları, gökdelenleri, AVM'leri hasta ediyormuş. Oysa İsveç'te hayat parklarda, ağaçlar arasında, yeşillikler içinde, güler yüzle geçiyor. İnsanlar sokakta birbirlerini selamlıyor. Hasta da olmuyorlar. | İsveç-Malmö... İyi ki buraya gelmişim. Bilenler bilir, pek çok sebepten ötürü İsveç benim hayalimdi ve burada 5 ay yaşamak gerçekten inanılmazdı. Çok eğlendim! Blog'a İsveç hakkında detaylı onlarca yazı yazdım ama özetlemek gerekirse buranın rüzgarının hiç dinmediğini, sokak hayvanının kedi-köpek değil tavşan olduğunu, koşarken köpek gezdirmenin üstüne bir de bebek arabası sürmenin milli spor olduğunu öğrendim. Binlerce şey denedim ve tecrübe ettim. Gördüm, gözlemledim. Buranın lezzetli ekmeklerine aşık oldum, paralarımı en çok onlara harcadım diyebilirim. Reçellerle, çöreklerle, müslilerle, cookie'lerle kendimi tatlı komalarına soktum. Hep yerel, hep buraya ait tatlar peşinde koştum. İyi ki İsveç'e, iyi ki Malmö'ye gelmişim dedim. | Ve artık bitti. Malum, her güzel şeyin bir sonu var. E olmalı da aslında. Dolu dolu 5 ay geçirdim Malmö'de ve tadı kesinlikle damağımda kalacak, ama artık dönmek için de sabırsızlanıyorum. Çünkü memleketimi özledim. | Fotoğrafsa dünden, İsveç Ulusal Günü'nden! Bu yazıya bu fotoğraf yakışırdı, yakıştı. | Evet Malmö... Sevgili Malmö... Ah her şey çok güzeldi... Şimdi hem hüzünlüyüm hem mutlu... Her şey için teşekkürler... 5 ay boyunca İsveçlilik oynadım. İstediğim tam da buydu zaten. Ben artık müsaade istiyorum, Malmöcüm. Kendine iyi bak. Sana verdiğim sırları da kimselere anlatma. 👋💫



Bugünden daha fazla detay ve story paylaşımlarım için: instagram.com/ofluoglumert
twitter.com/ofluoglumert
facebook.com/ofluoglumert

5 Haziran 2017 Pazartesi

GÖTEBORG'DA YAĞMURLU BİR HAFTA SONU


Herkese merhaba! Hafta sonu Göteborg'daydım. Malmö'den Göteborg'a gittim. İsveç'te Erasmus günlerim artık bitiyor ve gittiğim son yer Göteborg olmuş oldu... Şimdi bu yazıyı Malmö'den yazıyorum, Göteborg'dan bahsetmek için bilgisayarımın karşısındayım!

Göteborg, İsveç'in ikinci büyük şehri. Konum olarak, Stockholm ve Malmö'nün arasında bir yerde bulunuyor (geçenlerde yazdığım Stockholm yazım). Yine tabii ki bir sürü fotoğraf çektim ama bu yazım için şimdi bir tanesini kullanıyorum, o da şehirle ilgili en (belki de tek) sevdiğim şey olan mavi tramvaylar! Şehrin her yerinde bu mavi tramvayları görebilirsiniz ve gerçekten de Göteborg'un simgesi mavi tramvaylar diyebilirim. Bazıları eski, bazıları daha yeni. Bizim İstiklal Caddesi'ndeki tramvay geldi aklıma bu mavi tramvayları gördükçe. Peki Göteborg'da ne yapmalı, nereye gitmeli? Burası İsveç'in ikinci büyük şehri olmasına rağmen, deniz kenarında bir liman ve sanayi şehri olduğundan, turistlere hitap edebilecek pek fazla şeyi yok açıkçası. Göteborg'da taze balıkların satıldığı balık pazarı Feskekorka, şirin evler ve kafelerle dolu Haga, şehre çok değil ama biraz yüksekten bakmak için Skansen Kronan, şehrin parkı Tradgardsföreningen ve Göteborgs Stadmuseum yani Göteborg Şehir Müzesi de Göteborg'a giderseniz/gittiğinizde görmeniz gereken yerlerden. Malmö mü Göteborg mu diyecek olursanız, tabii ki Malmö derim! Bir de Göteborg'da hava kapalı ve yağmurluydu, İsveç'te böyle, bir gün güneşli bir gün yağmurlu olabiliyor. Bu arada her zamanki gibi şehir kütüphanesine de gitmek istedim ama özel bir tatil olduğu için kapalıydı, ancak 300 metrekarelik ve adı da 300 metrekare olan küçük bir şubesi açıktı. İsveç'te gittiğim her kütüphane kalbimi çalmayı başardı, bunu biliyorsunuz, en son yazımda bahsetmiştim. Ama Göteborg Şehir Kütüphanesi'nin ana binası dediğim gibi kapalı olduğundan orayı görme fırsatım olmadı.

Uzun lafın kısası, iki günlük Göteborg tatilim böyleydi... Hadi Göteborg'un simgesi mavi tramvaylara el sallayın! 

Beni sosyal medyadan takip etmek için hesaplarım: 



30 Mayıs 2017 Salı

İSVEÇ'TEKİLER KÜTÜPHANEYSE BİZDEKİLER NE?

İsveç'te gittiğim her kütüphane kalbimi çalmayı başardı... Üniversite kütüphaneleri güzel, şehir kütüphaneleri ise muazzam güzel... Üniversite kütüphanelerinden başlayacak olursak, zaten bizim üniversitelerimizdekilerin on katı büyüklüğünde falan. Aradığınızı bulamama gibi bir durum söz konusu bile değil. Bizde oturacak yer bulamazsın, buralarda çeşit çeşit okuma alanları, çalışma köşeleri var, istediğin yere otur. Peki ya şehir kütüphaneleri? Ben böyle bir şey görmedim! Malmö Şehir Kütüphanesi'ni mi anlatsam, Stockholm Şehir Kütüphanesi'ni mi... Öyle ferah, öyle davetkar mekanlar ki, her şey öyle en ince ayrıntısına dek düşünülmüş ki, yeter ki gelin, okuyun, okuyun, okuyun diyorlar... İnsanlar da zevkle gidiyor. Hatta buralarda kütüphaneler öyle kalabalık ki, gözlerinize inanamazsınız!

Stockholm Şehir Kütüphanesi'nden geçen gün şu yazımda bahsetmiştim...



Malmö Şehir Kütüphanesi hakkında ilk kez aylar önce şu yazımda konuşmuştum...


Buralarda kütüphane kültürü çok yaygın... Mayfair Hotel Tunneln'nin kütüphane lobisinden şu yazımda bahsetmiştim... Malmö Üniversitesi'nin harika kütüphanesi hakkında daha detaylı yazmak istiyorum, o nedenle onu sonraya saklıyorum... İsveç'te Erasmus yapmak işte böyle bir şey... 


Uzun lafın kısası döndüğümde, ki geri sayım başladı, bizim üniversitelerimizdeki kütüphaneler beni kesinlikle ama kesinlikle tatmin etmeyecek, çünkü İsveç'te çok daha iyisi olduğunu, istersek bizim de bunu yapabileceğimizi bileceğim ama bizdeki kütüphane anlayışı üç kitap+iki bilgisayardan ibaret ne yazık ki. Ne diyeyim, İsveç'ten sevgiler!

Şarkı - "Funk" Jazz

Sosyal medya hesaplarım: 



28 Mayıs 2017 Pazar

BU SEZONUN "WAOOOUVW" DEDİRTEN YERLİ DİZİSİ HANGİSİYDİ?

Cevabı açıklıyorum: Hiçbiri.


Beni bilirsiniz, çok dikkatli bir dizi izleyicisiyimdir. Bu yazımda yabancı dizileri kastettiğimi sanmayın, aksine, esas olarak yerli dizilerden bahsediyorum. Bildiğiniz gibi artık Türk dizilerini tüm dünya seyrediyor. Herkes bizim hikayelerimizin ve formatlarımızın peşinde koşuyor. Peki dizi kaliteleri açısından böyle iyi gelişmeler varken, ne oldu da benim gibi bir televizyon sevdalısı bu sezon hiçbir dizi karşısında şöyle doya doya "waooouvw" diyemedi dersiniz? Ne oldu da bu sezon televizyonu kapatıp kendimi Youtube'da Aşk-ı Memnu, Umutsuz Ev Kadınları, Avrupa Yakası sahneleri izlerken buldum (ki söylemeden geçemeyeceğim, Umutsuz Ev Kadınları gelmiş geçmiş en iyi uyarlama olabilir; cast'ı da Songül Öden, Bennu Yıldırımlar, Ceyda Düvenci, Özge Özder gibi isimlerle adeta yıldızlar geçidiydi. Öden'in Yasemin karakterini hala açıp açıp izliyorum, müthiş!)?

Bu sezon, şu ana kadar 10 ayda tam 35 dizi başlayıp bitti. Daha 4. bölümü yayınlanmadan yayından kaldırılan dizi bile oldu (Altınsoylar)! Artık şöyle bir gerçek var: Reyting azıcık düştü mü, dizi hemen yayından kaldırılıyor! Yani o diziyi izleyen bir seyirci kitlesi varsa bile (ki her zaman her diziyi izleyen bir seyirci kitlesi vardır) hiç önemsenmiyor, çünkü dizi ilk 3'e girememiş oluyor. Bir de diziler hakkında sürekli "bitti mi bitecek mi" haberleri çıkıyor, e seyirci de ister istemez diziden soğuyor, bitecek olan bir şeyi en iyisi baştan hiç izlemeyeyim psikolojisine giriyor. 

Diyeceksiniz ki, o kadar dizi var be Mert: Vatanım Sensin, Cesur ve Güzel, Anne, İçerde, Çoban Yıldızı, İstanbullu Gelin... Savaşçı, Söz, Diriliş Ertuğrul, EDHO... Bir kere mafya vs. temalı dizileri hiç izlemiyorum, bunu baştan söyleyeyim. Hepsi sıkıyor beni. Bu sezonun en iyi iki dizisinin İçerde ve Vatanım Sensin olduğu kesin gibi, ama ne yazık ki ikisini de baştan sona izleyemediğim için onları da yazımın dışında tutmam gerek (İçerde final yapıyor).


Şimdi tek tek dizileri saymayacağım/isim vermeyeceğim ama, bu sezon ekranda ya çok kötü diziler vardı ya da iyi diziler. Ama bana soracak olursanız, "çok iyi" bir dizi yoktu. Dediğim gibi, eskiden Aşk-ı Memnu, Yaprak Dökümü, Öyle Bir Geçer Zaman Ki, Muhteşem Yüzyıl vardı, her günün bir dizisi vardı adeta. Ekran başına kilitlenir, izlerdik. Bakın tam 3 yıl önce yine burada, blogumda aynen şöyle yazmıştım: 

"Ah, ah, eskiden böyle miydi? 'Perşembe dizim' diyerek sahiplendiğimiz ve uğruna dost meclislerini ektiğimiz dizimiz bir bakmışız hop diye pazartesi gününe, olmadı salıya, oradan pazara alınabilirdi. Şimdi bu heyecanla beklediğimiz bir 'günün dizisi' kaldı mı da, gün ve saat değişikliğine şöyle ağız tadıyla üzülebilelim! Sahiden de, sezon finalini ya da büyük finalini gün sayarak beklediğimiz bir dizi kaldı mı İşimizden, okulumuzdan evimize bir an önce yetişmek için bir sebebimiz vardı: Bugün Aşk-ı Memnu günü derdik, şu gün Yaprak Dökümü günü."

3 yıl önce yazdığım bu cümleleri, bugün de aynen söyleyebilirim... Demek ne olduysa 3 yıl önce olmuş! :) Demek son 3-5 yıldır, öyle büyük heyecanlarla beklediğim(iz) bir dizi kalmamış. Ben öyle izlemeyi seviyorum bir diziyi. İzlerken dizi olduğunu unutup, tamamen o hikayenin içine beni çekmeyi başarmışsa, o diziye başarılı dizi derim ben. Gelin görün ki bu sezon öyle bir dizi yoktu. Dediğim gibi tek tek dizileri saymayacağım/isim vermeyeceğim ama, bu sezon ekranda çok kötü diziler de vardı, iyi diziler de. Ama beni heyecandan uykusuz bırakan, gelecek haftayı iple çektirten bir dizi yoktu; ki eskiden Aşk-ı Memnu, Umutsuz Ev Kadınları, Yaprak Dökümü bunu yapabiliyordu. 

Bu sezon hep birbirinin aynısı diziler var ekranda... Belki de bu yüzden istediğim tatta bir dizi bulamadım, çünkü bir kanalda ne varsa diğer kanallar da aynısını taklit edip durdu! Aslında yeni bir şey değil bu, her zamanki gibi!


Bir önceki sezondan devam eden ve yakında final yapacak olan Hayat Şarkısı ve bu sezon büyük umutlarla başlayan ama şu sıralar pek de iyi gitmeyen Cesur ve Güzel... Şimdi, bu yazıyı bundan 7-8 hafta önce yazmış olsaydım, Cesur ve Güzel için bu sezonun "waooouvw" dedirten dizisi deme ihtimalim yüksek olurdu. Hatta bununla ilgili şurada detaylı bir yazı yazmıştım. Ama o tren çoktan kaçtı be Cesur. Yahu geçen haftaki 26. bölümde, 72 saat boyunca evden çıkmayan bir Tahsin Korludağ izledik! Şöminenin başında terden su oldu adam! Yani Cesur ve Güzel'de anlatacak hikaye kalmadı artık, dizi adeta final yapmaya hazırlanır gibi konularını kapatıyor, yavaştan toparlıyor. Cesur ve Sühan'ın aşkı hiç inandırıcı olmadığı gibi, Cahide'nin hamile olmadığının zamansızca açığa çıkması ve Hülya'yla gizli saklı çevirdiği dolapların bir öneminin kalmamasıyla birlikte dizi adeta söndü. Diziyi bir müddet yan karakterlerin hikayeleri kurtarmaya devam etti ama o da önce Fü'nün, sonra Adalet'in ölümüyle son buldu. Şimdilik Şirin, Cahide, Mihriban ve Hülya hala elimizde ama hikayenin içinde amaçsızca gezinen yan karakterler olmaktan öteye gitmiyorlar. Cesur ve Güzel ilk başta entrikalarla dolu bir soap opera olarak yana çıkmıştı ve gerçekten reytinglere ağırlığını koymuştu, çünkü o ilk tanıtım fragmanlarından bize verilen beklenti buydu: Büyük bir köşk, köşkün içinde birbirlerinin arkasından entrika kuran aile üyeleri. Evet, klişe, ama bu hep böyledir ve nitekim başarıyı da yakaladı. Ama son 10 bölümdür sadece kaçma-kovalamacadan ibaret, adeta Arka Sokaklar'a döndü! Scooby Doo gibi her bölüm sonunda bir cinayet çözülür oldu. Bu da haliyle seyirciyi sıkmaya başladı. Bölümler alelacele, duygusuz... Bu dizi nasıl bu hale geldi aklım almıyor.  Dizinin reytingleri yine de fena değil, Vatanım Sensin'in ardından en çok izlenen dizi oluyor ama bu gidişle ikinci sezonu göreceği şüpheli. (Dün akşam saatlerinde internete bu sezon final yapacağı yönünde bir haber düştü)

Umutsuz Ev Kadınları gelmiş geçmiş en iyi uyarlama olabilir; cast'ı da Songül Öden, Bennu Yıldırımlar, Ceyda Düvenci, Özge Özder gibi isimlerle adeta yıldızlar geçidiydi. Öden'in Yasemin karakterini hala açıp açıp izliyorum, müthiş!

Uzun lafın kısası... Bu sezon ben televizyon dizilerinden aradığımı, istediğimi bulamadım. Her hafta düzenli olarak izlediğim bir dizi olmadı, olamadı. Hayır ekranda şöyle güzel bir yarışma/reality show programı da yok ki izleyelim... Eskiden ne güzel canlı yayınlanan dans yarışmaları, buzda dans falan olurdu, ağzımız açık izlerdik... Sahi, ne oldu da bitti o formatlar? Azra Akın'ın dans performanslarını hatırlayan kaldı mı? 

Dizilerin süresi uzadıkça uzamaya ve dön dolaş hep aynı senaristler yazmaya devam ettikçe, önümüzdeki sezonlar da değişen hiçbir şey olmayacaktır... Artık genç, dinamik hikayelerle ekranın tazelenmesi gerek. İyisi mi, ben şuradan bir Umutsuz Ev Kadınları bölümü açıp izleyip azıcık güleyim, eğleneyim. (Bu Yasemin'in nasıl sonradan sinema filmi çekilmez, kesin çekilmeli.)

Peki sizin bu sezon "waooouvw" dediğiniz bir dizi var mıydı? Varsa hangisi(ydi)? Veya benim gibi eskilerden izlediğiniz bir dizi var mı? Cevaplarınızı merakla bekliyorum! 

Daha çok içerik için sosyal medya hesaplarım:

instagram.com/ofluoglumert

twitter.com/ofluoglumert

facebook.com/ofluoglumert 

26 Mayıs 2017 Cuma

STOCKHOLM'DE MİKAEL BLOMKVİST'İN EVİNE GİTTİM!


Stockholm'deki bir haftalık tatilimi anlattığım yazımda Mikael Blomkvist'in evine gittiğimi yazmış, detaylarıysa sonraya saklamıştım. Şimdi konuya şöyle girmek istiyorum. Aslında bu, geçen yıl yine blogumda yazdığım bir yazımdan:


Başucu kitaplarınız hangileridir? 📚 Ya da öncesinde şunu belirlemek gerek: Başucu kitabı neye denir? Yani komodinimizde, yatağımızın başucunda süs olarak duran kitap mı kastedilir bu sözle, şu sıralar ne okuduğumuz mu, yoksa açıp açıp tekrar okuduğumuz kitap mı? Ben başucu kitabı derken hep sonuncusunu anlarım. Yani, kütüphanemizde dururken elimize alıp tekrar tekrar okuduğumuz, okumalara doyamadığımız, her sefer o aynı edebi hazla okuduğumuz kitaptır başucu kitabı. Mesela benim çocukluğumdan bu yana başucu kitaplarımdan birkaçı şunlardır: Talihsiz Serüvenler Dizisi-Lemony Snicket, Ulysses Moore-Pierdomenico Baccalario, Ölümsüz Aile-Natalie Babbitt, Nehrin Oğlu-Tim Bowler, Yaptığı En Kötü Şey-Alice Kuipers, Yürüyen Kentler-Philip Reeve, Kağıt Kız-Guillaume Musso, Zagor ve Çiko'nun tüm çizgi romanları-Sergio Bonelli&Gallieno Ferri ve tabii ki Millennium Üçlemesi-Stieg Larsson (bu konuyla ilgili yazdığım oldukça detaylı yazım için şuraya alalım sizleri). Elbette başımın ucunda durmuyorlar, kütüphanemdeki raflarında titizlikle saklıyorum onları. Sayfaları matbaadan daha yeni çıkmış gibi tertemiz, yepyeni hala. 

İşte Millennium Üçlemesi benim en sevdiğim kitap serilerinden bir tanesidir... Fotoğrafta gördüğünüz bu kırmızı ev de, Millennium Üçlemesi'nin ilk kitabı olan Ejderha Dövmeli Kız'da tanıştığımız Mikael Blomkvist'in Stockholm'de Bellmansgatan 1'deki hayali evi! Bu dönem İsveç'e gelmemin en büyük sebeplerinden biri buydu (zaten şu yazımdan biliyorsunuz) ve işte sonunda buradayım! Mikael'la kahve içip biraz cinayet çözeceğiz. 🔎🔪(Derken kapı çalar ve Lisbeth Salander gelir...)

İşte böyle... Mikael Blomkvist'in evine de gitmiş oldum!


Daha fazla paylaşım için, beni sosyal medya hesaplarımdan takip etmeyi unutmayın: