17 Ekim 2017 Salı

HİKAYEYLE İLGİLİ ÖNEMLİ DUYURU


Herkese merhaba!

Mürekkep Kokunu İçime Çektim'in heyecanlı, romantik, gizemli, şaşırtıcı ve tehlikeli dünyasında, macera hız kesmeden devam ediyor! Sürpriz gelişmelerin yaşanacağı ve evet, sıkı durun, Irmak'ın hayatındaki tüm dengeleri (sanki her şey yolundaymış gibi!) alt üst etmeye gelecek yeni bir ana karakterin dahil olacağı 5. bölüm birkaç gün içinde burada olacak!
Ama ondan önce bu kısa yazıyı yazmak istedim. İlk 4 bölümü yayımladığım bu 2 hafta içinde hikaye, wattpad ve blog toplamında 3000'den fazla kişi tarafından okundu. Bu gayet iyi bir okunma aslında. En çok okunan yer blogum olsa da, eğer wattpad kullanıyorsanız beni oradan da (hesabım bu) takip edebilirsiniz. Ayrıca bölümleri tıpkı kitap eleştiri yazısı gibi blogunuzda yazarak, eleştirerek, daha çok kişinin duymasını ve okumasını sağlayabilirsiniz. Açıkçası hikayenin devam etmesini istiyorsanız da bu gerekli gibi.
Yeni bölüm için takipte kalın!
instagram: ofluoglumert
twitter: ofluoglumert
facebook: ofluoglumert

15 Ekim 2017 Pazar

PAZAR GÜNÜNÜZÜ GÜZELLEŞTİRECEK NAİF, HÜZÜNLÜ KİTAP TAVSİYELERİ


Herkese merhaba, hatta çok erken olduğu için günaydın! Bazı kitaplar vardır: Okurken sizi çok etkilerler ve bitirdiğinizde kendinizi darmadağın bir halde bulursunuz. Bu pazar sizlere evde geçireceğiniz bir pazar gününüzü güzelleştirecek kitap tavsiyeleri vermek istiyorum. Çok sevdiğim Ejderha Dövmeli Kız'ı, Millennium Üçlemesi'ni koymayacağım bu listeye. Onlar daha sert, ciddi kitaplardır. Şimdi önereceklerimse dumanı üstünde tüten sıcak bir çay ya da kahve tadında... Mutfaktan gelen muzlu pasta, vanilyalı çörek, vişneli kek, kırmızı meyveli reçel kokularının peşine takıldığınızda karşınıza çıkacaklarmış gibi hani. Bu kitaplar naif, kırılgan, hüzünlü kitaplar. Hayalperest, romantik, melankolik... Onları üzmeyin, sarıp sarmalayın. Arka fondan hafif hafif caz melodileri yükselirken, pencere kenarındaki koltuğunuza geçin ve seçtiğiniz bir tanesini okumaya başlayın. İçinizde bir yerlere mutlaka dokunacak. Afiyet olsun, aman yani iyi okumalar. 

1) Yaptığı En Kötü Şey - Alice Kuipers 




Yukarıda yazdığım girişe gerçekten de uyan bir kitap Yaptığı En Kötü Şey. İçinizi ısıtacak, sıcacık bir öykü. Bu kitap, psikologunun önerisiyle Sofie'nin yazmaya başladığı bir günlük aslında. On altı yaşındaki Sofie çok kötü ne yapmış olabilir ki diye düşünüyorsunuz. Ve bunu da bekleneceği üzere kitabın sonuna kadar öğrenemiyorsunuz. Sofie stresini, sıkıntısını, günlük yaşamını, aşk ve arkadaşlık ilişkileriyle ilgili problemlerini bu günlüğe döküyor. Yıllar önce okuduğum Yaptığı En Kötü Şey, okuduğum en naif ve en hüzünlü kitaplardan. Onu böylesine unutulmaz kılan da bu samimi dili zaten. Alice Kuipers'in diğer kitapları da Türkçeye çevrilse ne güzel olur... 

2) Nehrin Oğlu - Tim Bowler 


Okurken en çok etkilendiğim kitaplardan biri... Jess'in büyükbabasının ölmeden önce tamamlaması gereken bir şey var: Nehrin Oğlu'nun resmi. Ama büyükbabanın hastaneye yatması gerek. Torunu Jess de dahil olmak üzere herkes onu hastaneye yatması için ikna etmeye çalışıyor, ama büyükbaba kararlı ve inatçı. Sonunda Jess kendini onun resmi tamamlamasına yardım ederken buluyor, çünkü Jess, bir gün Nehrin Oğlu'nu görüyor. Çok naif, duygusal, düşsel bir kitap bu. Kitabın sonlarına doğru gözyaşlarınızı tutamayabilirsiniz. Keşke Tim Bowler'in daha pek çok kitabı Türkçeye çevrilse...

3) Kağıt Kız - Guillaume Musso 


Sonuyla şaşırtan, sımsıcak bir aşk hikayesi... Yazmaktan ümidini kesmiş bir yazarın hayatına giren bir kızla, kağıt kızla olan yolculuğunu anlatıyor. Romantik ve düşsel. 

4) Ölümsüz Aile - Natalie Babbitt 



Dünya çocuk edebiyatının oldukça önemli bir eseri olan bir kitap: Ölümsüz Aile. Yazar, aslında çok klişe bir konu olan ölümsüzlüğü, bambaşka bir açıdan ele almış: Issız bir ormanın ortasında, içene ölümsüzlük veren bir pınar var. Tuck ailesi, bu pınarın suyundan içerek ölümsüz olmuşlar ama ölümsüzlükten hiç de memnun değiller. Bir gün pınarın başına bir kız geliyor ve Tuck ailesi ona ölümsüzlüğün aslında hiç de güzel olmadığını anlatmaya çalışıyor. Tatlı, sevimli ve hoş bir kitap. 

5) Nathaniel P.'nin Aşk Maceraları - Adelle Waldman 



Aşk, ilişkiler ve kadınlar konusunda kafası karışık bir erkeğin, Nathaniel'in hikayesi. Yayıncılık dünyası, entelektüel çevreler, edebiyat sohbetleri, arka planda New York'tan şehir manzaraları...

6) Kurtlara Söyle Eve Döndüm - Carol Rifka Brunt 


Ve bu listeye bir de halihazırda okumakta olduğum bir kitabı eklemek istiyorum: Kurtlara Söyle Eve Döndüm. Muhteşem isminden dolayı zaten severek başladım kitaba ve şu anda bir sonraki sayfayı merakla çeviriyorum. Bu, June'un hikayesi. Zamanının çoğunu ressam dayısı Finn'le geçiriyor. Ama dayısı Finn'in ölümünden sonra, aslında onunla ilgili bilmediği pek çok şey olduğunu keşfediyor. Çocuksu ama güçlü bir aşk hikayesi bu, yine de bitmeden kesin konuşmak istemiyorum. Ama June'un macerasında herkes kendinden bir şey bulacaktır, mutlaka okunmalı. 

Mini bonuslar olarak Talihsiz Serüvenler Dizisi'nin üçüncü kitabı Uçuruma Bakan Pencere'yi, Ulysses Moore Serisi'nin ikinci kitabı Unutulmuş Eski Haritalar Dükkanı'nı ve Yürüyen Kentler'i de pazar günü okumalık kitaplar listesine katabiliriz sanırım. Dediğim gibi Stieg Larsson'un Millennium Üçlemesi muhteşem, muazzam, şaşırtıcı, sürprizlerle dolu başyapıtlar olsa da, daha sert, ciddi kaçacakları için onları listeye dahil edemedim maalesef. Ayrıca not: Böyle kitap listeleri hazırlarken kendi kitabım olan Ters Düz'ü veya şimdilerde yazdığım Mürekkep Kokunu İçime Çektim'i bilerek koymuyorum tabii. 

Siz benimkileri okudunuz, şimdi yorumlarda ben sizin tavsiyelerinizi dinliyorum... Tabii bunlardan okuduklarınız veya okumaya karar verdikleriniz varsa, yazın lütfen. Yorumlarda görüşmek üzere! 


instagram: @ofluoglumert
twitter: @ofluoglumert
facebook: @ofluoglumert 

14 Ekim 2017 Cumartesi

MÜREKKEP KOKUNU İÇİME ÇEKTİM - 4. BÖLÜM

İlk 3 bölümü okumak için tıklayın!
Merhaba arkadaşlar! Öncelikle ilginize çok teşekkür ediyorum. Bir sürü yorum ve mesaj alıyorum, görünen o ki, henüz sadece üç bölüm yayımlamama rağmen, karakterler ve konu çok sevildi! Emin olun Mürekkep Kokunu İçime Çektim uzun bir yolculuk olacak ve daha sadece başındayız.
Küçücük bir ricam olacak sizden: Bölümleri gerçekten uzun uzun emek vererek yazıyorum, o nedenle öyle iki-üç kelimelik ("güzel", "harika", "süper" gibi) yorumlarla geçiştirmeyin lütfen. Bölümler genellikle çabucak okunuyor ama bilin ki öncesinde çok uzun yazı mesaileri gerektiriyor. Yorumlarınızı, tahminlerinizi merakla bekliyorum. Keyifli okumalar! 

Bölüm şarkısı: Ane Brun - Black Notebook
IRMAK. ATLAS. UZAY. Ve şu kötü abi Necati. Nasıl olmuştu da hepsi aynı karenin içinde buluşmuş, donup kalmışlardı? Irmak sakinliğini korumaya; Atlas, Uzay ve Necati ondan bir cevap beklercesine dururken, üçüne birden söyleyebileceği en uygun şeyi düşünmeye çalıştı. Sonra Necati'ye yarım gözle bakarak, "Sanırım yanlış gelmişim, teşekkürler," dedi ve Uzay'ı bile beklemeden arabaya doğru yürümeye başladı. Uzay da Necati ve Atlas'a hızla baktıktan sonra hemen peşinden gitti. Araba çalıştığında, Irmak dikiz aynasında gittikçe küçülerek geride kalan Atlas Siyah'tan gözlerini bir an olsun ayırmadı.
Hava çoktan kararmıştı... Irmak, Uzay'ı onu yurda bırakmayıp merkezi bir yerde indirmesi ve annesi merak etmeden önce eve dönmesi konusunda ikna etti. Birbirlerine veda ederlerken Uzay, "O adamla uzun uzun ne konuştunuz?" diye sordu.
"Ona yolu sordum..." dedi, Atlas konusundan Uzay'a bahsetmeyi bir an bile düşünmemiş olan Irmak. "Ama tuhaf biriydi. Boş ver, geri döndük işte."
Yurda gidip odasına çıktığında kendini hemen yatağın üstüne attı. Çok yorgun ve şaşkındı. Atlas'ın ona nasıl baktığı hiç aklından çıkmıyordu. Demek beni takip ettin? Söylediklerimin hiçbirine inanmadın ve kendi gözlerinle görmek için beni takip ettin, öyle mi? Of... Irmak çok, çok utanıyordu. Ama gördükleri, Atlas'ın kitapta yazdıklarını ve söylediklerini doğruluyordu. Demek Atlas gerçekten de, Necati'nin yanında çalışıyordu. Çünkü onun kız kardeşinin ölümüne sebep olmuştu. Bu... onu bir katil yapar mıydı? Elbette, yapardı. Ama bir açıklaması mutlaka olmalıydı. Irmak bu hikayeyle ilgili bilmesi gereken çok fazla detay olduğunu hissediyordu. Hiçbir şey bilmeden Atlas'ı öylece yargılayamazdı. 
Yatağına uzanıp Atlas Kitabı'nı eline aldı ve baştan sona bir kez daha okudu. Üç kupa dolusu tarçınlı siyah çay içip tam buğday unundan yapıldığı söylenen (en azından paketin üstünde öyle yazıyordu) zencefilli, karanfilli bisküviden yerken hep Atlas'ı düşündü. Tam yatmaya hazırlanırken telefonu çaldı, arayan annesiydi, açmadı. Babası son zamanlarda hiç aramamıştı. Üstelik hatırladığı kadarıyla araları gayet iyiydi, baba-kız telefon konuşmaları düzenlerini bozacak bir şey olmamıştı.
Annesinin telefonunu açmadı ama sonunda dayanamayıp, ona mesaj attı: "Anne tamam. O akşam yemeğe kalmadığım için kusura bakma ama artık bu konuyu uzatmayalım, olur mu?"
Annesinden bir dakika içinde cevap geldi: "Irmak, ben senin annenim. Her ne olursa olsun benimle konuşabileceğini biliyorsun. Eğer hayatında yolunda gitmeyen bir şeyler varsa, seni dinlerim."
Bu çok garipti. Annesi bir anda neden onun hayatında yolunda gitmeyen bir şeyler olduğunu düşünmeye başlamıştı? Acaba bir şeyler mi biliyordu? Hayır, bu çok saçmaydı. Muhtemelen Uzay ona buluştuklarından bahsetmişti ve annesi de bu yüzden aramıştı. Ama sözleri Irmak'a çok yapmacık gelmişti. Evet, biriyle dertleşmeye hiç olmadığı kadar çok ihtiyacı vardı ama annesi daha konuşmalarının ikinci dakikasında yine bencilleşecek, yine öne geçecek, hatanın yine onda olduğunu söyleyecekti. Boş verdi ve ışığı kapatıp yorganın içine girdi. 
---***---  
ERTESİ GÜN IRMAK, Cem'in evine gitti ve günlerdir ona anlatmayı ertelediği şeyleri bir bir anlattı: Atlas'la buluştuğunu, Atlas'ın ona kitapta yazdıklarının hepsinin gerçek olduğunu söylediğini ve bunu kimseye söylemeyeceğine dair ona söz verdiğini, hepsini. Sadece, Atlas'ın onu ne kadar etkilediğini anlatmamıştı ki, aslında onun için en önemlisi de buydu.
Irmak anlatmayı bitirdiğinde, Cem sanki bunların hepsini zaten biliyormuş gibi sakin görünüyordu. Kitapta okudukları her şeyin aslında gerçek olduğunu, yani Atlas'ın yanlışlıkla kız arkadaşını öldürüp sonra da acısını birileriyle paylaşmak için bir kitap yazarak bunu Atlas Kitabı olarak bastırdığını, ama sonra pişman olup tek bir tanesi hariç bulabildiği kalan hepsini geri satın aldığını öğrenmek, onu pek şaşırtmamış gibiydi. Irmak bir an için, Acaba o gün parkta Atlas'la buluştuğumdan haberi var mı? diye düşünmeden edemedi.
"Bir şey demeyecek misin Cem?"
Biraz uzun süren bir sessizliğin ardından, "Bu aşamadan sonra, onunla görüşmeni istemiyorum. Hem bir öğretmenin, hem de erkek arkadaşın olarak," dedi Cem, havadan sudan bahsedercesine. Ve sonra ayağa kalkıp mutfağa doğru birkaç adım attı, "Kahve ister misin?" diye sordu.
Irmak ona şaşkınlıkla bakakalmıştı. Kendini savunmak için, "Cem... Onunla yalnızca bir kere görüştüm," dedi.
"Bir veya iki, fark etmez," dedi Cem ve Irmak'ın şüpheleri iyice arttı. Atlas'la tam olarak iki kez buluşmuştu ve sonra da onu Necati'nin deposuna kadar takip etmişti ama Cem bunların hiçbirini bilmiyordu. Ancak verdiği tepkiler, bunların tümünden habersiz biri için kulağa çok abartılı geliyordu. "Hiç fark etmez," diye devam etti Cem. "Kızları tuzağına düşürmeye çalışan bir sapık olmadığı ne malum? Ya da aksi halde, yani eğer kitapta yazdıkları doğruysa, bu onu bir katil yapar. Her ikisi de senin için çok tehlikeli. Ona numaranı vermemiştin, değil mi?"
"Hayır. Sadece mail'leştik," dedi Irmak, sıkıntılı bir sesle. Cem'in dediklerini o da düşünmüştü ama ilkinin doğru olmadığını artık biliyordu. İkincisi de doğru değildi, Atlas katil değildi, bile isteye kimseyi öldürmemişti. Öldüremezdi. Hayır. Bu mümkün değildi.
"Güzel," dedi Cem, sakince. "Ondan uzak duruyorsun ve bu konu burada kapanıyor. Kahve?"
---***---  
IRMAK DERSE, TAHTANIN önündeki hocanın anlattıklarına asla konsantre olamıyordu. Çünkü birkaç sıra gerisindeki Aslı'nın bakışlarını üzerinde hissedebiliyordu ve konuştuğu an Aslı ona müdahale edecekmiş gibi, tuhaf bir his içindeydi.
Onunla geçen gün telefonda mesajla tartıştıktan sonra hiç konuşmamıştı. Yanına gitmeyi düşünmüş, ama bunu yapmamıştı. Aslı da onu görmezden geliyordu zaten ve Irmak, kendini zorla onun gözüne sokmaya çalışıyormuş gibi görünmek istemiyordu. 
Atlas'ın mail'i, dersin ortalarında geldi:
"Akşam beş buçukta. Her zamanki parkta buluşalım."
Irmak, hoca ders anlatırken telefonu ötünce, her nedense ilk olarak Aslı'ya baktı. Acaba Aslı buna ne tepki verecek diye. Ama Aslı ona sadece kaşlarını çatarak baktıktan sonra yüzünü öteki tarafa çevirdi.
"Derste telefonlarımızı sessize alıyoruz, değil mi Irmak?" dedi hoca, gözlüğünü aşağı indirip ona tepeden bakarak. Orta yaşlı, ukala kadının tekiydi ve boncuklu mor kolyesi kalın boğazını iyice sıkıyormuş gibi görünüyordu.
Irmak başını sallayıp telefonunu hemen sessize aldı. Atlas'ın mail'ine ancak bir-iki dakika sonra, hoca tekrar dersi anlatmaya başlayınca geri dönebildi. Atlas ona "buluşalım mı" diye bile sormuyordu. Doğrudan "buluşalım" diyordu. Irmak başına gelecekleri az çok tahmin edebiliyordu, yine de yazıp gönderdi:
"Tamam."
-*- 
SAAT BEŞ BUÇUKTA, parka Atlas'la aynı anda girdiler. Parkın sonbahar yaprakları, sigara izmaritleri, kuş pislikleri ve çekirdek kabuklarıyla kaplı uzun yolu boyunca birbirlerine doğru yürürlerken, Irmak Atlas'ın yüzüne bakarak, onun hislerini sezinlemeye çalıştı. Sonunda yalnızca kendisinin değil, Atlas'ın moralinin de depodaki o karşılaşmadan sonra bozuk olduğunu fark etti. Birbirlerine birkaç adım kala durdular ve "Beni takip ettin..." dedi Atlas, "merhaba" yerine. Yine mürekkep, vanilyalı çörek, gül reçeli ve eski kitap sayfası kokan teni Irmak'ın burnuna değip hoş bir rahiya bırakmıştı. "Artık sana nasıl güvenebilirim?"
Irmak önce hiçbir şey demedi. Bunun, eğer ileride sevgili gibi bir şey olacaklarsa, ilişkilerindeki ilk tartışmanın başlangıcı olduğunu düşündü. Ve bu onu, çocuksu bir mutluluğa sürükledi.
"Oraya gelmenin beni Necati'nin önünde ne kadar zor bir duruma düşürebileceğinin farkında değil misin?" Atlas gerçekten kızgın olmalıydı, ama tuhaf bir şekilde, bunun çok azını Irmak'a yansıtıyor gibiydi. Onu kırmak, incitmek istemiyordu sanki. "Sana o günkü ilk buluşmamızda kitaptan kurtul demiştim. Sen beni dinlemedin. Ama bana onu kimseye okutmayacağına söz verdiğin için buna tamam demiştim."
"Atlas... Ben kitabı kimseye okutmadım."
"Evet okutmamış olabilirsin ama... Ah, anlamıyor musun Irmak? Kendi kitabımı geri satın alma sebebim tam da buydu: Gerçek dünya ve benim kitapta yazdıklarım asla bir araya gelmemeli. Kitaptaki her şeyi doğrulamak için bir şeyler yapamazsın. En azından bunu benim arkamdan iş çevirerek yapamazsın."
"O zaman sen göster," dedi Irmak, hiç hesaplamadan, birdenbire, pat diye.
Atlas ona baktı ve yüzü ışıldadı. "Tamam, göstereceğim." Ve Irmak'ı kolundan çekip hızla koşmaya başladı. Irmak nereye gittiklerini bilmiyordu ama bu onu çok heyecanlandırmıştı.
Atlas'ın parkın girişindeki motosikletinin yanında durdular.
"Daha önce hiç motosiklete bindin mi?"
"Hayır."
"Güzel."
"Sanırım," dedi Irmak ve ne yaptığını hiç düşünmemeye çalıştı. Bir yabancının, belki bir katilin kontrolünde, nereye gittiğini bilmediğini, bir an olsun bile, hiç düşünmedi. 
4. bölüm sonu, devam edecek
-----------********------------
Bu bölümü bilerek diğerlerine göre biraz kısa tuttum, çünkü ilk üç bölüm çok uzundu ve bunu bazılarınız severken, bazılarınız sevmedi. Bir de böyle deneyeyim dedim. Ayrıca, 5. bölüm hemen gelecek, yani bu yeterince okunur okunmaz 5'i yayımlayacağım çünkü aslında 4-5 aynı bölüm gibi, o kadar peş peşe, iç içe! 
Bir de bu ilk 4 bölüm içinde şimdiye kadar en çok sevdiğiniz sahne/replik hangisi oldu? Ve sizce Atlas, Irmak'ı nereye götürecek?
Ve... 5. bölüm cidden çok heyecanlı, okuyunca ne demek istediğimi anlayacaksınız. İşte size mini bir spoiler: Genç tayfaya yeni bir ana karakter geliyor. Tabii ki tüm dengeleri alt üst etmeye! (Sanki Irmak'ın hayatında her şey yolundaymış gibi!) 
Birkaç güne tekrar görüşüyoruz! Kendinize iyi bakın! 
Beni buralarda da bulabilirsiniz:
instagram: ofluoglumert
twitter: ofluoglumert
facebook: ofluoglumert
wattpad.com/ofluoglumert 

13 Ekim 2017 Cuma

BİRAZ DERTLEŞELİM Mİ?


Herkese merhaba… 

Son zamanlarda sizinle pek dertleşemedik, değil mi? Art arda hep hikayenin bölümlerini yayımladım ve bölümler ortalama 5000-6000 kelime olduğu için, öncesinde çok uzun yazı mesaileri gerektiriyor. Ondan önce yaz'dı, daha geçip giden mevsimi bile istediğim gibi anlatamadım. Hatta, daha İsveç günlerimden, Malmö'den kalanları bile şöyle dilediğimce toparlayamadım. Şimdi, tam sırası değil aslında. Ama bir boşluk bulmuşken biraz sohbet etmek istiyorum sizinle. 

Nasılsınız? Ne var ne yok? Hayatınızda her şey yolunda mı?

Benim, dediğim gibi, anlatacak çok şeyim var aslında ama hikayenin peş peşe üç uzun bölümünü yayımlamaktan, buna bir şekilde fırsat kalmadı. Mesela değinmek istediğim en önemli konulardan biri de o. Eylül 2009'dan beri blog dünyasındayım ve şimdi Eylül 2017'yi de geride bıraktım. Blog'umda daha çok ne tür içerikler görmek istiyorsunuz? Bunu gerçekten, tüm samimiyetimle soruyorum. Hikayeler, öyküler mi; deneme/sohbet tarzında yazılar mı; seyahat/gezi yazıları mı; televizyon/kitap/müzik yazıları mı; yoksa yemek/içmek yazıları mı?

Başlıkları daha genel hale getirecek olursak; sanırım hikaye başlığını bir yana, diğer hepsini diğer yana yazabiliriz. Yani ona göre cevaplayabilirsiniz. 

Yorumlarınızı merakla bekliyorum.

Sevgiler,

10 Ekim 2017 Salı

HİKAYE İÇİN YENİ KAPAK ANKETİ

Herkese merhaba! Mürekkep Kokunu İçime Çektim için alternatif bir kapak daha yaptım. Şöyle: 



Ama biliyorsunuz ki normal kapak bu:


Şimdi size sormak istiyorum... Hangisi? Eski kapak kalsın mı, yoksa yeni kapağı mı kullanayım? Hangisini daha çok sevdiniz? Yorumlarınızı yazın ve yeni bölümlerde kullanacağım kapağı siz belirlemiş olun. Instagram'da (instagram.com/ofluoglumert) anket kısmında da sordum bunu. Cevaplarınızı aşağıya bekliyorum!

8 Ekim 2017 Pazar

MÜREKKEP KOKUNU İÇİME ÇEKTİM - 3. BÖLÜM



Bölüm şarkısı: Hande Yener - Kim Bilebilir Aşkı 
Kim bilebilir aşkı? Aşktan ölene kadar...
"CEM... SENİN BURADA ne işin var?"
Birbirlerine doğru yürürlerken Irmak'ın dizleri titriyordu. Cem ne zamandan beri orada, karşı bankta oturmuş ona bakıyordu? Onlara? Eğer Atlas'ı gördüyse, bu hiç kuşkusuz büyük sorun yaratacaktı.
"Irmak," dedi Cem, yanak yanağa öpüşürlerken. "Ben de aynı soruyu sana soracaktım?"
"Ben..."
"Biliyorsun ki ablam burada oturuyor. Ona gelmiştim ve taksi bulmak için yürürken telefonum çalınca, şu banka oturup görüşmemi yapayım dedim. Okuldaki profesörlerden biri arayınca açmamak büyük problem olabiliyor."
"Yani bir süredir orada, telefonla mı konuşuyordun?" diye sordu Irmak, ne kadar korktuğunu belli etmemeye çalışarak.
"Maalesef hayır. Hat kesildi ve hiç konuşamadık. Bu yoğun saatlerde hatların birden kesilmesi şu yüzyılda ne komik, değil mi?"
Irmak yarım bir nefes aldı. Sonra "Ya, sorma," dedi, yüzüne bir parça tebessüm kondurabilmek için kendini zorlayarak. Cem, Atlas gittikten sonra gelmiş, ikisini beraber görmemiş gibiydi. "Ablanın burada oturduğunu bilmiyordum da..." dedi. Ah, bu koca şehir sanki bir tek bu küçük parktan ibaretmiş gibi. Birlikte yürümeye başladılar.
"Soruma cevap vermedin. Senin burada ne işin vardı?"
Harika. Irmak şimdi ona ne söyleyecekti? Atlas'la buluşmaya geldiğini söylese, o an'a kadar söylemediği için Cem bundan şüphelenecekti. Artık o treni çoktan kaçırmıştı. Cem'in Atlas'ı görmediğine inanarak, "Okuldan sonra bir arkadaşımla burada bir kafeye geldik ve... ben de taksi bekliyorum açıkçası."
"Yurda mı gideceksin? Ben şimdi bir taksi çağırdım, birlikte binelim. Çünkü bu saatte hepsi dolu geçiyor."
"Ee... Peki, tamam. Evet, yurda gideceğim."
Biraz sonra, Cem'le birlikte taksinin arka koltuğuna oturmuştu. Cem bir elini onun dizine koyup gülümsedi. Irmak da ona bakıp gülümsemeye çalıştı. Ve ancak o an derin bir nefes alabildi. Gerçekten ucuz atlatmıştı.
Ya da o öyle sanıyordu.
  ---***--- 
O GECE RÜYASINDA denizanalarını gördü Irmak. Önce simsiyahtılar ama giderek beyazlaştılar. Suyun yüzeyine yakın, süzülüyorlardı. Geceyi ele geçirmiş beyaz hayaletler gibiydiler. Üstüne üstüne geliyorlarken Irmak uyandı.
Uyandığında terden sırılsıklamdı. Rüya değil, kabus görmüştü. Bunun ne anlama geldiğini düşündü. Atlas ve anlattıklarıyla ilgili olabilir miydi? Zihninde hala onun "Bu bir roman değil. Bu gerçeğin ta kendisi Irmak. Bu benim yaşamöyküm" sözleri yankılanıyordu. Atlas, sevgilisinin ölümüne sebep olmuştu. Belki de gördüğü kabus bu buluşmayla ilgiliydi. Ya da Cem'i bir anda parkta görmesiyle. Ya da Aslı'yla. Ya da ailesiyle. 
Sabah yurdun bulunduğu sokağa on dakika mesafedeki büyük markete gidip simit, poğaça ve yeni çıkan birkaç aylık dergi satın aldı. Tarçınlı çayı için odasında su kaynatırken dergileri poşetlerinden çıkardı; kaliteli kağıt kokusu bir anda odayı kapladı. Sonra Atlas'ı gördüğünde burnuna gelen kokuları düşündü. Gerçekten çok hoş kokuyordu. Ama bir an mürekkep kokusu duyduğundan emindi. Bunları düşünerek, komodininin üzerinde duran Atlas Kitabı'na baktı. Yağmurlu bir günde, ucuz bir sahaftan aldığı bir kitabın yazarının melankolik bir yakışıklı çıkmasına ne demeliydi? Atlas Siyah. Adeta bir marka ismi gibiydi. Dalgalı, gür saçlarını, geniş omuzlarını, delici gözlerini ve ondan yayılan güzel kokuları düşündükçe Irmak heyecanlanıyordu. Ama bu çok saçmaydı. Belki de bir daha hiç görüşmeyeceği birine aşık olamazdı. Yoksa çoktan olmuş muydu? Bunları kafasından atması gerekiyordu. Ama şu son zamanlarda iyice yokuş aşağı giden hayatının içinde, soluklanabileceği bir liman gibi karşısına çıkmıştı Atlas. 
Ah, neden yazmamıştı? Saçmalıyorum! Daha dün görüşmüşlerdi ve muhtemelen hala o "abi"nin yanındaydı, daha zaman bulamamıştı. Ona biraz zaman tanımalıydı. "Sana yazarım," demişti Atlas ve mail kutusuna ondan bir şeyler mutlaka düşecekti. En azından buna inanmak istiyordu Irmak. 
Öte yandan Aslı da ona dün gönderdiği mesajı görmüş ama hiç cevap yazmamıştı. Irmak "Bugün sınıfta kendimi çok kötü hissettim. Tüm dönem böyle mi geçecek? Artık böyle mi olacağız? Sebebini hala bilmesem de eğer sen istemiyorsan tamam, eskisi gibi olmayalım, ama hiç değilse gözlerimiz kesiştiğinde birbirimizin yüzüne bakamaz mıyız?" diye yazmıştı. Keşke o mesajı hiç göndermemiş olsaydım, diye düşünüyordu. Aptalım, aptalım...
O gün hava yağmurluydu ve o camın gerisinde kalıp biraz dergi, biraz kitap, biraz müzik keyfi yapmak istiyordu. Sınıfta Aslı'yla karşılaşmamak için okula gitmeyecekti. Belki Aslı da aynı sebepten ötürü gitmeyecekti. Kafasını dağıtmak için en sevdiği yabancı dizi olan Desperate Housewives'ın belki bin defa izlediği ve her repliğine kadar ezbere bildiği bir bölümünü açtı. Henüz yarılamamıştı ki, Uzay'dan bir mesaj geldi. Annesinin arkadaşlarıyla toplanmak için dışarıda bir bistroya gittiğini, akşama kadar evde yalnız olacağını söylüyordu. Yani onu çağırıyordu. Irmak pencereden dışarı baktı. Aslında pek çıkası yoktu ama bu belki ona da iyi gelebilirdi. Böylece hazırlanıp çıktı. Eve gidince Uzay'ın odasına geçtiler. Uzay, o gün yemeğe kalmadığı için ona biraz kızmıştı ama Irmak ona annesinin söylediği lafları hatırlattı. 
"Yine de duymazdan gelebilirdin," dedi. "Annem işte! Her zamanki gibi bir parlayıp bir sönüyor."
"Ya ne demezsin," dedi Irmak. "Bir kez bile geri adım attığını görmedim."
"Sen şanslısın. En azından tek başına yaşıyorsun. Bense burada annemle kaldım," dedi Uzay.
Irmak bu açıdan hiç düşünmemişti. "O zaman bir an önce iyi bir üniversite kazanmaya bak derim," dedi. Sonra aklına gelen şeyi sordu. Aslında günlerdir hep aklındaydı bu soru. "Uzay... Aslı sana o diğer çocuğu nasıl söyledi? Yani nasıl ayrıldınız? Bak gerçekten niyetim hatırlatmak değil ama... merak ediyorum. Aslı benimle de konuşmuyor artık ve hiçbir şey bilmiyorum."
Uzay bir an için anlatmak istemiyormuş gibi göründü, ama sonra, "Kim olduğunu bilmiyorum," dedi durgun bir sesle. "Yalnızca ayrılmak istediğini söyledi ve ben de bunun için bir sebep göstermesi gerektiğini söyledim. O zaman o da, başka biri var, dedi. Hepsi bu."
Irmak düşüncesinin doğrulandığını hissetti. Aslında başka biri olduğu falan yoktu. Aslı yalnızca sıkılmış ve başka biri olduğu bahanesiyle Uzay'dan ayrılmıştı. Ama bunları kardeşine söylemedi.
Dışarıdan pizza söyleyip yediler, sonra Uzay ona biraz gitar çaldı. Saat beş olduğunda Irmak huzursuzca, "Ben gideyim, annemle karşılaşmak istemiyorum," dedi.
"Bu çok kötü. Artık hep böyle mi olacaksınız? Siz ikiniz?"
Irmak iç çekti. "Bilmiyorum... Ama seninle böyle sınırlı vakitlerde görüşmek zorunda değiliz." Gülümsedi. "Ders programın nasıl? Hafta sonu bir şeyler yapalım mı? Cumartesi nasıl olur?"
"Olur, ben de çok bunaldım zaten," dedi Uzay, masadaki test kitaplarını göstererek. Ama ses tonu bu bunalmanın yalnızca derslerden değil, Aslı'nın büyük bir soru işareti olan ayrılığından da kaynaklandığını ele veriyordu. 
Irmak ayağa kalktı ve umutsuz görünen Uzay'a:
"Boş ver Aslı'yı," dedi.
"Ay Irmak!" dedi Uzay, mesele Aslı değilmiş gibi davranarak. "Aslı değil, beni sen sinir ediyorsun!"
"O zaman beni boş ver," dedi Irmak gülümseyerek ve odasından çıkıp, küçük kardeşini test kitapları ve aşk acısıyla yalnız bıraktı.
  ---***---  
İKİ GÜN SONRA, yani cuma günü gelip çattığında, hala ne Atlas'tan ne de Aslı'dan bir ses çıkmıştı. Irmak Aslı'dan cevap beklemeyi kesmişti ama Atlas'ın mail atacağına hala inanıyordu. Her ne kadar onu çok iyi tanımasa da (aslında hiç tanımıyordu), Atlas Siyah "Sana yazarım," deyip de öylece ortadan kaybolacak bir tipe benzemiyordu.
Ama of... Irmak ona nasıl güvenebilirdi ki?
Kendini o buluşmalarından beri her an onu düşünürken bulmuştu.
Ona... aşık olmuştu.
Ve daha Cem'e onunla buluştuğundan bile bahsetmemişti. Ama neyse ki bunu o günkü "welcome day"de yapmayı planlıyordu. O etkinliğe Cem'le birlikte katıldılar, dışarıdan bakan bir göz için, yalnızca hoca ve öğrencisi olarak aynı masayı paylaşıyorlardı. "Hoş geldiniz günü", aslında üniversiteye o yıl başlayan birinci sınıflar için kulüp tanıtımları ve etkinlikler şeklinde planlanan, dönemin resmi açılış günü gibi bir şeydi. Ama konserlere tabii ki okuldaki herkes tarafından katılım oluyordu. Okul o gün AVM'ye döner, her yerde bir sürü müzik çalardı. Irmak da Cem'le birlikte DJ'lerin çıkacağı ana sahnenin oradaki kahveciye gidip cookie ve kahve aldı. Şemsiyenin altında, dışarıda bir masaya oturdular. Cem, birkaç kızla birlikte sahnenin önündeki minderlerde oturan Aslı'yı gördü.
"Aa, Aslı değil mi o?"
Irmak başını telefonundan kaldırıp baktı. "Hmm, evet o." Bir süre ilgilenmemiş gibi yaptı ama sonra ona bir mesaj gönderdi: "Şu an seni görüyorum." Ve gönderir göndermez kendini bir aptal gibi hissetti. 
Telefonu elinde olan Aslı mesajı hemen gördü. Başını sağa sola çevirip bakındı ama o kadar kalabalıktı ki, göremedi. Sonra Irmak'ı çok şaşırtan bir mesaj attı: "Neredesin gel? " Irmak bunu hemen Cem'e gösterdi.
"Bu iyi anlamda olmayabilir," dedi Cem, bir filozof edasıyla. "Yani seni yanına çağırıp sarılacak mı bakalım? Doğrusunu istersen, pek sanmıyorum." Bunları kötü niyetle söylememişti Cem. Sadece Irmak'a yol göstermeye çalışıyordu.
"Ben onun oyuncağı değilim!" dedi Irmak burnundan soluyarak ve hiçbir cevap yazmadı.
Ama orada Cem'le oturduğu iki saat boyunca Irmak'ın gözü hep Aslı'nın üstündeydi. Aslı bir ara üşüdü, ceketini giydi, sonra terledi çıkardı. Öyle çok neşeli değildi, hatta bazen düşünceli gibiydi, ama yanındakilerle her an sohbet halindeydi. Sonra Irmak'ı gördü, yanındaki bir kız göstermişti, ama Irmak hemen başını çevirdi ve önünde dikilip sigara içen bir çocuğun arkasına saklandı. Aslı'nın yanındaki kızlar... kimdi onlar? Birini gözü ısırıyordu ama diğerlerini tanımıyordu. Kendine hemen yeni arkadaş çevresi mi yapmıştı? Ah, bu o kadar acıydı ki: "Welcome day"e birlikte katılmayı haftalar öncesinden planlamışlardı. O ve Aslı. O konseri birlikte izleyeceklerdi. Ama şu son bir hafta içinde, Irmak'ın asla anlayamadığı, bilmediği ve Aslı'nın da asla net bir şekilde açıklamadığı bir sebepten ötürü adeta düşman olmuşlardı.
Aslı ve arkadaşları onlardan önce kalktı. Hava kararmaya başlamıştı. Cem'e Atlas'tan bahsetmeyi planlıyordu ama Aslı'yı gördükten sonra o konuyu tamamen unutmuştu. Konser bittiğinde Cem'e, "Beni o kadar kızdırdı ki, ona asla cevap yazmayacağım," dedi.
"Boş ver, beklesin dursun."
"Aynen."
Ama Irmak yurda gider gitmez bir mesaj yazıp Aslı'ya gönderdi: "Niye geleyim sen beni silip atmış birisin?"
Mesajı gören Aslı hemen yanıtladı: "👌👌"
Irmak da ona "👍👍" işareti koydu. Kahretsin, ne yapıyordu böyle? Cem'e ona mesaj atmayacağına dair söz vermişti. Duyunca ona çok kızacaktı. Suçunu hafifletmeye çalışırcasına hemen Cem'e mesaj attı: "Aslı'ya yazdım 😬😔" Cem de hemen yazdı, muhtemelen bir makale okuyordu ve telefonu bip diye ötünce bakmıştı: "Sana yazma demiştim.
O sırada Aslı'dan cevap geldi: "Tamam Irmak. İyi akşamlar."
Bu da yeni modaydı sanki! Sonuna o nokta işaretini koyunca bu sanki "Artık senden bir şey duymak istemiyorum" ya da "Artık seninle konuşacak bir şeyim yok" anlamına geliyordu.
Irmak "Bak cevap bile veremiyorsun. Çünkü hatalı olduğunu sen de biliyorsun." diye yazıp gönderdi ona. Ve hemen peşinden Cem'e de "N'apiyim dayanamadım ya ama şu an sinirimden kuduruyorum" diye yazdı.
Aslı'dan yeni bir mesaj geldi: "Tamam Irmak 👌" Irmak bekledi, hemen yazmak istemiyordu. Üç dakika sonra Aslı'dan mesajın devamı geldi: "Sana sebebini söyledim. Niye hala bununla ilgili beni rahatsız edip duruyorsun?? "
Irmak hemen yazdı: "Parktaki bahanelerine inanmadım da ondan. Düzgün bir açıklaman bile yok. Beni öylece hayatından çıkardın ve bunu sorgulamamı istemiyorsun."
"Irmak seni engellemicem ama artık yazma tamam mı iyi akşamlar."
İşte Irmak buna çok öfkelendi.
"Sen beni istemiyorsan ben seni hiç istemiyorum ve seni engelliyorum" diye yazıp gönderdi.
Aslı yazdı: "👌👌"
Irmak yazdı: "👍👍"
Aslı yazdı: "👌"
Irmak yazdı: "👍" ve onu engelledi. "GERİ ZEKALI!" diye bağırdı kendi kendine, ama bunu hem Aslı hem de kendisi için söylemişti. Sonra da tüm yazışmalarını sildi ve ağlayarak telefonunu bir kenara fırlattı.
Ama... hayır.
Irmak en yakın arkadaşını geri istiyordu.
O akşam ağlarken hep bunu, işlerin bu noktaya nasıl geldiğini düşündü.
  ---***---  
"IRMAK YARIN KAÇTA buluşuyoruz🍧🍰🍴🍔🍟🍕??? "
Aslı'yla yazışmasının (tartışmasının) üstünden bir buçuk saat geçmesine rağmen, Irmak'ın öfkesi hala dinmemişti. Kardeşi Uzay'dan mesaj geldiğinde, ona hafta sonu buluşma sözü verdiğini çoktan unutmuştu.
"Uzay" diye yazıp gönderdi önce. Ona moralinin çok bozuk olduğunu yazacak ve buluşmayı daha sonraya erteleyecekti.
"Evet??? "
Son anda, durduk yere Uzay'ı alevlendirmenin anlamı olmadığına karar verdi. "Kaçta buluşalım?" diye yazdı.
"Üç diyelim mi? Her zamanki parkın orada?"
Irmak'a o parktan gerçekten de gına gelmeye başlamıştı artık. Aslı'yla, Atlas'la, Cem'le, Uzay'la, herkesle bir şekilde o parkta buluşuyordu çünkü yeri çok merkeziydi. "Tamam, yarın görüşürüz" diye yazıp gönderdi.
Uzay: "okitos 🎃"
Irmak bir şey yazmadı.
Uzay: "iyceler 💤😴"
Irmak saate baktı. Hakikaten çok geç olmuştu, neredeyse gece yarısına geliyordu. "Sana da🌙" diye yazıp gönderdi ve dişlerini fırçalayıp yatağa girdi. Gerçekten berbat bir gün olmuştu. Aslı'yı düşünmemeye çalıştı. Hemen internete girip güzel bir uyku müziği açtı ve yatmadan önce okuduğu kitabını eline aldı, Atlas Kitabı'nı değil. Ama on dakika sonra, sessize almayı unuttuğu telefonundan, elektronik posta kutusuna düşen bir mail sesi geldi. 
Hemen yataktan kalkıp baktı. Mail'i kimin yazdığını çok iyi biliyordu. Atlas'tı:
"Kaç gündür yazamadığım için kusura bakma lütfen. Yarın saat iki buçukta aynı yer diyelim mi?"
Aslında Irmak'ın günlerdir beklediği bu mail için sevinçten havalara uçması gerekiyordu. Ama yani bu buluşmanın Uzay'la buluşacağı günle aynı gün, hem de yalnızca yarım saat önce olması şart mıydı? Yine de Atlas Siyah'ı asla geri çevirmeyecekti. "Tamam" diye yazıp gönderdi. Başka hiçbir şey yazmamıştı. Ama onunla; saçları dalgalı olan, güzel kokan melankolik Atlas Siyah'la bir kez daha yan yana oturacağı an'ı iple çekiyordu. 
---***---  

Dostlarıma anlatsam, içimdeki sancıyı, 
Ondan fayda yok derler, sanki seni bilirler...
IRMAK ERTESİ GÜN parka giderken, Belki Atlas gelmekten vazgeçmiştir, diye düşünüyordu.
Ama parkın girişine vardığında onu hemen gördü ve tanıdı. Geçen sefer onu unutmamacasına zihnine öyle bir kazımıştı ki... O gün oturdukları bankta oturuyordu. Elindeki kese kağıdını döndürüp duruyordu. Dalgalı kumral saçları, düzgün yüz hatları ve evet, güzel yüzüyle işte orada durmuş, onu bekliyordu.
Irmak bir süre, orada öylece durup onu izledi. Yaptığı resmen dikizcilikti ama orada öylece durup onu saatlerce izleyebilirdi. Doya doya bakmak istiyordu çünkü ona. Atlas arada bir başını kaldırıp etrafına bakıyordu, belki de Irmak'ın gelmeyeceğini düşünmeye başlamıştı. Derken tam o an Irmak'ı gördü ve belli belirsiz tebessüm ederek el salladı. Irmak da aynı şekilde karşılık verdi. Orada sanki dakikalardır dikilmiyormuş da parka yeni girmiş gibi yaparak yürümeye başladı.
"Hoş geldin," dedi Atlas, o gelince ayağa kalkarak. 
"Ah, merhaba. Birkaç dakika trafiğe takıldım da."
Atlas, bu hiç de önemli bir şey değilmiş, onu yeniden görebildiği için çok sevinmiş gibiydi. İkisi de ne yapacaklarını bilemiyormuş gibi geçen birkaç saniyenin ardından, sonunda tokalaşmaya karar verdiler (aslında geçen sefer yanak yanağa öpüşmüşlerdi ama o gün her şey sanki tekrar başa sarılmış gibi geldi Irmak'a). Atlas'ın elleri yumuşacıktı ve teninin kokusu... başlı başına baştan çıkarıcıydı. Irmak sanki bir çiçek koklamış gibi hissetti. O gün de yine vanilyalı çörek, kitap, çiçek ve evet, mürekkep karışımı bir esans gibi kokuyordu. 
"Seninle yine burada buluşmak istedim çünkü belki benimle bir kafeye ya da başka yere gitmek istemezsin diye düşündüm," dedi Atlas. 
Irmak bir an için, Seninle her yere gelirim, diye düşündü ama bunu söylemedi tabii. "İyi yapmışsın" dedi, fazla hevesli görünmemeye çalışarak. Ama acaba biraz kaba mı olmuştu? Bankta yanına oturdu. Aralarında kitap yoktu ama geçen seferki gibi kitap koyacak kadar bir boşluk bırakmıştı.
"Irmak, geçen sefer anlattıklarımdan sonra, benden korkmuyorsun değil mi?"
"Hayır. Öyle olsa seninle ikinci kez buluşmazdım herhalde. Halka açık bir alanda bile olsa yani," dedi Irmak, ama o an'a dek beyaz atlı bir prens olarak gördüğü Atlas'ın bu sorusu, onu belli belirsiz bir kuşkuya sürüklemişti. Ondan korkuyor olabileceğimi düşünüyor. 
"Güzel. Benimle buluştuğunu kimseye söylemiş miydin? Atlas Kitabı'ndan kimseye bahsettin mi?"
Irmak ne cevap vereceğini bilemeden, kalakaldı. Sonra, "Atlas, bu sence de biraz yanlış anlamaya müsait bir soru olmadı mı?" diye sordu.
Atlas, Irmak'ı endişelendirdiği için kendi de endişelenmişti sanki. Bir hata yapıp Irmak'ı kırmak, onu incitmek, bu hayatta kendisini anlamak, yaşadığı acıyı paylaşmak için bir adım atan tek kişiyi ürkütmek istemiyor gibiydi. "Haklısın. Öyle demek istememiştim ben."
"Sana geçen sefer de dediğim gibi, kitabı saklayacağım ama başka birine vermedim, vermeyeceğim. Atlas Kitabı'nı başka kimse okumayacak."
Atlas bunun üzerine elini ceketinin cebine soktu ve Irmak bir an için oradan bir bıçak çıkarıp onu orada, parkın orta yerinde ortadan ikiye ayıracağını düşündü ama Atlas cebinden az önce elinde döndürdüğü kese kağıdını çıkarmıştı. İçinde iki tane vanilyalı çörek vardı. Bu da Irmak'ın duyduğu kokuyu açıklıyordu. Kokulardan birini.
"İster misin?" dedi Atlas, çörekleri göstererek.
Eh, küçük bir çocukken ailenizin size öğrettiği ilk üç kuraldan biri herhalde "bir yabancının verdiği bir şeyi asla alma ve yeme"dir ama Irmak, ne yaparsa yapsın Atlas'a karşı koyamıyordu. Onun elinden o çöreği alırken parmaklarına değebilme ihtimali bile içini bir hoş etmeye yetmişti. Ayrıca bu... çok düşünceli bir hareketti çünkü çörekler belli ki onun için iki tane alınmıştı. 
Düşündüğünün aksine, "Sağ ol, ama birazdan erkek kardeşimle buluşacağım ve yemek yiyeceğiz," dedi Irmak ama der demez buna pişman oldu. Bunun bir sebebi, onun uzattığı bir şeyi geri çevirmiş olmasıydı. Ama daha da önemlisi, Atlas'a, bir yabancıya aynı anda birden çok bilgi vermişti: O artık bir erkek kardeşi odluğunu, birazdan geleceğini biliyordu. Belki de ayrıldıktan sonra bir köşeye gizlenip Irmak'ın kiminle buluşacağını izleyecekti.
"Peki o zaman," dedi Atlas ve kendi de yemeden, kese kağıdını cebine geri soktu.
Bir süre sessizce oturdular. Atlas ayakkabılarının bağcıklarına bakıyordu. Sanki bir şey konuşmuyorken Irmak'ın yüzüne bakmaya çekiniyordu. Oysa Irmak onun gözlerine bakabilmeyi çok isterdi. 
"Şimdi bu kitabı yazdığını kimse bilmiyor, öyle mi?" diye sordu. Atlas başını kaldırıp o güzel gözleriyle onun suratına bakınca, bir zafer kazanmış gibi sevindi. 
"Hiç kimse. Yalnızca ben ve bastırdığım yayınevi. Onlar da çok iyi bir yazar olduğumu düşünüyor olmalılar."
"Öylesin de," dedi Irmak.
Atlas kaşlarını, o güzel kaşlarını kaldırarak şaşkınlıkla baktı.
"Yani öyle olmalısın. Bu senin içinden gelen bir şey. Bu olayları yaşadın diye bir anda iyi yazmaya başlayamazsın ki. Sen duygularını kelimelere bu şekilde döktün, çünkü bütün bu yetenek aslında hep içindeydi. Ben olsam böyle bir şey asla yazamazdım mesela."
Atlas utanmış gibi görünüyordu. Sonra anılarına dalıp giderek, "Biliyor musun, o da yazmayı çok severdi," dedi. "Kız arkadaşım... Ama o daha çok benim yazdıklarımı okumayı severdi. Ben yazardım, o da okur ve eleştirirdi. Sonra onun istediği gibi yazıp tekrar ona okuturdum. Onun mutlu olması benim için her şeyden önemliydi."
"Adı neydi?" dedi Irmak birden. "Yanlış anlama. Bu eğer özel bir soruysa -"
"Yoo, hayır. Pelin," dedi Atlas, doğrudan.
Tabii eğer bu doğruysa, diye düşündü Irmak. 
"Gerçekten doğruyu söylüyorum," dedi Atlas, onun aklından geçenleri okumuş gibi. 
Irmak şaşırmıştı. Atlas onunla ilk kez gerçeğe ilişkin bir paylaşımda bulunuyordu. 
"Ama anladığım kadarıyla abisi hiç de böyle biri değil? Yani yazmaktan, okumaktan hoşlanan?"
"Abisi... Necati. Karanlık bir insan. Ve ona karşı elim kolum bağlı. Keşke Pelin değil de... necati ölmüş olsaydı."
Irmak heyecanlandığını hissetti. Atlas ona Pelin'in ölümüyle ilgili bir şeyler anlatıyordu. Kopuk kopuk, parça parçaydı ama Irmak yapbozun bir şekilde birleşeceğini hissediyor, anlattıklarının doğru olduğuna inanıyordu. Ama o boş boğazlık edip bu büyüyü bozdu. 
"Tüm bunları anlatıyorsun ama bana nasıl güveniyorsun?"
"Sana güveniyorum," dedi Atlas, yumuşak bir sesle. "Çünkü sen... insanları kandıracak, onların hayatlarıyla oynayacak birine benzemiyorsun. Biliyor musun, insanlar böyle şeyleri anlamak çok zor sanırlar. Oysa iki saniye sürer. Sadece nereye bakacağını bilmen gerekir."
"Nereye?" diye sordu ırmak, aptal bir merakla.
"Gözlere... senin gözlerinde masumiyet parıldıyor."
Irmak eriyip gideceğini sandı. Bu tatlı sözlere kanmak istemiyordu ama eğer söyleyen neredeyse insanüstü güzellikte bir erkekse, Atlas gibi biriyse, bu çok zordu. Ona ne cevap vereceğini bilemiyordu, bu nedenle saatine baktı. "Atlas, benim gitmem gerekiyor.
"Peki," dedi Atlas, hiç ısrar etmeyerek. Aslında Irmak onun bunu kabullenmesine biraz bozulmuştu, nedense Atlas'ın "gitme, kal" diyeceğini falan düşünüyordu. Ama Atlas da telefonuna bakmıştı. Belki onun da gitmesi gerekiyordu. Ayağa kalktılar.
"Ama seni yeniden görmeyi çok isterim," dedi Atlas. 
Irmak o an ona sarılıp onu öpmemek için kendini zor tutuyordu. "Ben... olabilir. Eğer uygun olursam."
Ve öylece ayrıldılar. Birbirlerinin cep telefonlarını hala almamışlardı. Aslında Irmak, bu an'a çok yaklaştığını hissetmişti ama ona numarasını vermekte tereddütlüydü. Onu hala tanıdığını söyleyemezdi. Atlas'tan çok, çok etkilenmişti, ona düpedüz aşık olmuştu, ama anlattıklarının doğru olduğunu nereden bilecekti ki? Doğru olsa bir türlü, olmasa bir türlüydü. Doğru olsa, bu, onu Irmak'ın sebebini hala bilmediği bir ölüm yüzünden katil yapardı; olmasa da, büyük bir yalancı ve kızları etkilemeye çalışan pis bir sapık.
Atlas'ın parkın girişinde park etmiş bir motosiklete bindiğini gördü. Demek motor sürüyor. Üstelik kaskını takmayı da ihmal etmemişti. Tabii ya, bankta yanında duran kaskı görmüştüm. Irmak o an onun ideal bir erkek olduğunu düşündü ama geçmişiyle ilgili hala bilmediği o kadar çok şey vardı ki... Atlas Siyah, onun gözünde koca bir muammaydı. Daha yolun başındaydı ama onu keşfetmeyi çok istiyordu Irmak.
"Irmak, hadi gelsene!"
Yolun diğer tarafından, bir arabanın sürücü koltuğundan bağıran, Uzay'dan başkası değildi. Irmak, hala parkın öbür tarafında kaskını takmakta olan Atlas'a görünmemeye çalışarak, Uzay'ın arabasına, yan koltuğa bindi. Ve bindiği gibi Uzay'a, "Şu motoru görüyor musun, onu izleyelim," dedi.
"Irmak... Ne diyorsun? Karnım zil çalıyor."
"Uzay lütfen."
"Cidden anlamadım, kimden bahsediyorsun?"
"Bak işte şuradaki motosiklet. Lütfen. Söz veriyorum sonra anlatacağım. Hadi gözden kaçırmadan peşine takılalım."
Uzay bunu yapmayı hiç istemiyordu ama Irmak'ın dediğini yaptı. Motosikletle arasında belli bir mesafe bırakarak, onu takip etmeye başladı. Hemen yan koltukta oturan Irmak, olur da Atlas onu ya da takip edildiğini fark ederse diye gözünü dört açmıştı.
"Kimi takip ediyorum, bilmiyorum. Seninle buluşmayı niye kabul ettim, onu da bilmiyorum," diye söylenip duruyordu Uzay.
"Sonra açıklayacağım dedim ya işte. Ayrıca niye annemin arabasını aldın sen? Niye toplu taşımayı kullanmıyorsun? Ehliyetin yanında, değil mi? Zaten olduğundan küçük gösteriyorsun ve eğer polise yakalanacak olursak -"
"Seni arabadan atmadan önce susar mısın? Merak etme, ehliyetim var ve dediğin gibi motosikletin peşindeyim işte."
Yarım saat boyunca şehir trafiğinin içinde ilerlediler ama sonra Atlas şehrin dışına, genelde fabrikaların ve depoların olduğu bilinen bir orman yoluna saptı.
 "Irmak! Motosiklet ana yoldan ayrılıyor?" dedi Uzay.
"Farkındayım. Takibe devam." Irmak, kardeşine pek belli etmemeye çalışsa da merakı gittikçe artıyordu. Çok ilginç... Atlas nereye gidiyor olabilir ki?
"Buraları hiç bilmiyorum. Başımıza bir iş gelirse -"
"Tamam, tüm sorumluluğu üstüme alıyorum Uzay!" 
"Kimi, niye izlediğimizi söylesen bari?"
"Uzay. Şimdi değil. Sonra söz veriyorum anlatacağım."
Atlas'ın söyledikleri yalan mı gerçek mi anlamam gerek. Ona inanmam gerek. Necati diye biri gerçekten var mı? Onu arayıp yanına çağırıyor mu? Yoksa her şeyi beni kandırmak için mi uydurdu?  
Ama motosikletle aralarına yük taşıyan birkaç kamyon girince geride kaldılar, çok geçmeden onu kaybettiler ve kendilerini iki tarafı ağaçlıklı bir yolun orta yerinde giderken buldular.
"Harika... Kaybolduk!" dedi Uzay. "Rakiplerim test çözerken ben burada Irmak Hanım'ın özel şoförlüğünü yaparak vakit kaybediyorum!"
"Ah canım!" dedi Irmak, sahte bir acımayla. "Sanki evde olsan ne yapacağını ben bilmiyorum senin!"
"Ne yapacakmışım?"
"Tamam, neyse, devam et bakalım. Elbet bir yerden ana yola çıkarız," dedi Irmak. Atlas'ın nereye gittiğini öğrenme ümidini artık tamamen kaybetmişti.
Gittikleri orman yolu, alçak birkaç binanın sıralandığı, ormanın ortasındaki bir açıklıkta son buldu. Burası sahiden de bir depoya benziyordu. Irmak, "Burada duralım, ben yolu soracak birilerini bulmaya çalışayım," dedi. Böylece Uzay arabayı yol kenarında durdurdu ve Irmak arabadan inip binalardan birine doğru yürümeye başladı. Havada odun ve kozalak kokusu vardı. Çoktan kurumuş sonbahar yapraklarının üstüne her bastığında, kendini yanlış bir şey yapıyormuş gibi hissediyordu. Burayı hiç sevmemişti.
Ve o, depo gibi görünen binaya doğru yürürken, kapı açıldı ve bir adam dışarı çıkıp bir sigara yaktı. İzbandut kılıklı, iri yarı, sakallı bir adamdı bu. Ama aslında gençti, otuz yaşında bile olmayabilirdi. Sadece yapılı vücudu ve simsiyah saçı sakalı onu olduğundan daha büyük gösteriyordu. Gömlek ve kot pantolon giymişti. Gömleğinin birkaç düğmesi açıktı ve göğüs kılları neredeyse dışarı taşıyordu. Ama yine de, o mafyavari tiplerden biri gibi değildi, hatta çoğu genç kızı (ama asla Irmak'ı değil) etkileyecek bir karizması bile vardı.
Adamla birbirlerine doğru yürüdüler ve aralarında bir metre kala durdular. 
"Baksana... Yolunu mu kaybettin?" dedi adam, arabayı işaret ederek.
"Ben..."
"Yoksa birini mi arıyorsun?"
"Şey, evet... Adınız neydi?"
"Ben Necati. Senin adın ne?" 
Irmak o an donakaldı. Necati. Bu, o. Bu Atlas'ın bahsettiği çocuk. Pelin'in abisi. "Şey, yanlış geldim galiba."
"Sen nereye gelmiştin?"
"Burası ne deposu?" diye soruya soruyla karşılık verdi Irmak. Evet, bunu gerçekten bir cevap bekleyerek sormuştu çünkü Atlas'ın kitapta yazdığına burada yasadışı birtakım işler dönüyordu. Ama Atlas bu işleri yapmaya mecburdu, çünkü Necati onu "büyükanne"sini öldürmekle tehdit ediyordu. Hoş Irmak, eğer burası kirli işler yapan bir yerse bile, Necati'nin ona doğruları söylemeyeceğini biliyordu ama yine de ne diyeceğini merak ederek sormuştu işte. Vereceği cevapta, Atlas'ın anlattıklarını doğrulayacak bir şeyler bulabilme umudu vardı. 
"Ne dedin?" dedi Necati, soruyu duymuş olmasına rağmen, onu bir daha tekrarlatmak için. 
"Burası ne deposu diye sordum."
Necati gülümsedi. Daha çok pis bir sırıtışı andırıyordu bu. "Görmek ister misin?"
Irmak bir adım geri attı. Asla. İçeride onu neyin beklediğini bilmiyordu. Buraya gelmesi başından hataydı. Aslında... değildi.  Oraya, Atlas'ın söylediklerine inanmak, kitapta okuduklarını kendi gözleriyle görmek için gelmişti. Ve şimdi... ona inanıyordu. Ona inanıyordu. Atlas Siyah doğruyu söylüyordu. Kendi başından geçenleri anlattığı bir kitap yazmıştı ve işte şimdi Irmak, kitapta adı geçen karakterlerden biriyle daha tanışmıştı. 
Ve o sırada bir motor sesi duyuldu. Uzay'ın arabasının yanından geçen bir motosiklet, deponun kapısına, onların durduğu yere yanaşmıştı. Sürücü sonunda motoru durdurdu, kaskını çıkardı ve işte, Atlas'tı bu. Sırtında, motoru sürerken yanında olmayan siyah bir çanta vardı.
"Oo, nihayet gelebildin Atlas," dedi Necati, ona dönerek. Henüz tam bitirmediği sigarasını yere atıp ayakkabısının topuğuyla, yaprakların arasına doğru itip ezdi. Bir anda Irmak'ın orada olduğunu unutmuş gibiydi. 
"Evet," dedi Atlas. Gözleri Irmak'a takılıp kalmıştı. Onu orada gördüğüne, en basit tabirle çok şaşırmıştı, ama bunu, yani onunla önceden tanıştığını Necati'ye belli etmemeye kararlı gibiydi. 
Irmak'a gelince... O zaten konuşamıyordu bile. Tutulup kalmıştı. Ancak o panik halinde bile, Necati'nin de Atlas'a Atlas diye hitap ettiği dikkatinden kaçmamıştı. Belki adı sahiden de Atlas'tı. Irmak birden onu o kötü ortamdan çıkarabilecek güce sahip olmayı diledi. Atlas'ı, artık nasıl bir yer olduğu hakkında az çok tahmin yürütmeye başladığı o karanlık dünyadan çıkarıp, bir şekilde güvene alması gerekiyordu. Yanına. 
Ama şimdi bunları düşünmenin sırası değildi. Artık sabırsızlanan ve bir şeylerin ters gittiğini düşünmeye başlayan Uzay da arabadan inmişti. Irmak'ın gözleri Atlas, Uzay ve Necati arasında gidip geliyordu. Üçü de ona bakmış, bir cevap bekliyordu.
Şimdi, içine düştüğü bu durumdan nasıl kurtulacağını düşünmenin sırasıydı. 
3. bölüm sonu, devam edecek
-----------********------------
Eyvah! Acaba şimdi neler olacak? Yorumlarınızı bekliyorum! Yeni bölüm hız kesmeden bu hafta içi gelecek, ama biliyorsunuz ki yorumlarınızı ve ilginizi görmek bu süreci daha da hızlandırır. Görüşmek üzere!

Güncelleme: Ve arkadaşlar, ben o kadar uzun uzun yazıyorum öyle iki-üç kelimelik ("güzel", "harika", "süper" gibi) yorumlarla geçiştirmek yok! :)

Buralarda da buluşalım: